Hakkımda

18 Mart 2015 Çarşamba

Yüksek Faiz Tefecinin Eline Düşürür mü?

 
12.03.2015 tarihinde TCMB ve Cumhurbaşkanlığı arasındaki faiz tartışmasının tatlıya bağlanmasının ardından, bir gazetenin 13.03.2015 tarihli internet sayfasında yüksek faizin KOBİ'leri tefeciye ittiğine dair bir haber gördüm. Haberde, faiz oranları % 14 - 15 dolaylarında olduğu zaman, tefeci faizinin % 10 dolaylarında olduğunu söylüyor. Böylece insanlar tefecilerin kucağına itiliyormuş. Mevduat faizlerinin % 9'un üzerinde olduğu, ticari kredilerin % 14 olduğu bir ortamda % 10 ile kredi veren hayırsever bir tefeci (!) var karşımızda.

Öncelikle tefecinin ne olduğuna bakalım. TDK sözlüğüne göre tefeci, "el altından yüksek faiz ile borç veren kimse" anlamına geliyor. Yani yukarıda yapılan iş tefecilik değil. Bir insan tefeciye niye gider? Tefecilik, her şeyden önce bir karaborsadır. Peki, karaborsa nedir? TDK sözlüğe göre "piyasada olmayan bir malın gizlice yüksek fiyatla alınıp satılması işi" anlamına geliyor. Dolayısıyla bir malın karaborsada işlem görebilmesi için, piyasada bulunmaması gerekiyor, yani kıtlık olmalıdır. Kıtlık nasıl gerçekleşir? Konu tefecilik olduğu için, para piyasası üzerinden inceleme yapılması uygun olur. Türkiye'ye uygun hayali bir ödünç verilebilir fon veya kredi piyasası üzerinden örnek verelim:
Mavi Grafikler
Yukarıdaki grafik, kredi piyasasında fiyatın, yani faiz oranının oluşumunu göstermektedir. Kredi arzı eğrisi, faizin artan bir fonksiyonudur. Yani faiz oranları arttıkça, daha fazla insan faiz karşılığında borç vermek istemektedir (faiz oranı %5 iken kredi arzı 50 TL (E Noktası), faiz oranı %10 iken kredi arzı 100 TL (A Noktası), faiz oranı %15 iken kredi arzı 150 TL (C Noktası)). Kredi talebi eğrisi ise, faizin azalan bir fonksiyonudur. Yani faiz oranları arttıkça, daha az insan kredi çekmek istemektedir (faiz oranı %5 iken kredi talebi 150 TL (D Noktası), faiz oranı %10 iken kredi talebi 100 TL (A Noktası) ve faiz oranı %15 iken kredi talebi 50 TL (B Noktası)). Kredi arzının ve kredi talebinin eşit olduğu, yani arz ve talep eğrilerinin kesiştiği nokta olan A noktasında piyasa faiz oranı olan % 10 oluşur.

Mavi ve Kırmızı Grafikler
Yatırımlar faizin azalan bir fonksiyonudur yani faiz oranları arttıkça, insanlar bu yüksek faiz oranı ile kredi kullanmak istemeyeceği için yatırımlar azalır. Peki otorite tarafından piyasa faiz oranının altında bir tavan fiyat belirlenirse ne olur? Kırmızı renkli çizgi, tavan faiz oranını göstermektedir. Piyasada faiz %10 olmasına rağmen otorite %5 faiz oranı belirleyerek piyasaya müdahale etmiştir. Bu durumda piyasada bir kıtlık var. Faiz oranı %5 olduğunda yalnızca 50 TL kredi arzı vardır (E Noktası) ve buna karşılık 150 TL kredi talebi vardır (D Noktası). Arada 100 TL tutarında bir kıtlık ortaya çıkmıştır. Bu durumda kredi kullanmak isteyenlerin bir kısmı için yeterli fon piyasada yoktur. Yasal olarak da daha fazla faiz olamayacağı için, yasadışı yollara bir yönelim başlar, yani karaborsa oluşur. Para piyasasının karaborsası ise tefeciliktir.

Yeşil Grafikler
Yukarıdaki grafikte bulunan yeşil renkli yeni eğriler ise, tasarrufların artması ile ortaya çıkan yeni dengeyi ve faiz oranını göstermektedir. Yani faizleri düşürmenin yolu, tasarrufları arttırmaktan, Türkiye'de ise özel olarak o tasarrufları piyasaya sürebilmekten geçmektedir.  Bir şekilde kredi piyasasına sürülen yani arz edilen krediler arttıkça, faizler de düşmektedir. Kredi talebinin çeşitli sebeplerle bir miktar artacağını varsayarsak, iki yeşil eğrinin kesiştiği nokta, %5 faiz oranını oluşturmaktadır (G Noktası).

Kredi talebini, yani yatırımları azaltmadan piyasa faizlerini indirmenin yolları bellidir. Türkiye'de insanların tasarrufları (kredi arzı) yatırımları (kredi talebi) karşılamaya yetmediği için faizler yüksek. Bunun çözümlerinden birisi, diğer ülkelerde yaşayan insanların yapmış olduğu tasarrufları Türkiye'ye getirmektir. Tabii ki bunun için de makul bir faiz oranı gerekli. Bu makul faiz oranı, yabancıların tasarruflarını başka bir ülkeye değil de Türkiye'ye göndermeye ikna edecek seviyede olmalı. Tabii ki faiz dışında finansal ve siyasi istikrar da yabancı tasarrufların Türkiye'ye gelmesi açısından önemli bir faktördür.

İkinci çözüm ise daha çok insanın tasarruf etmesini ve Türkiye özelinde daha da önemlisi birikimlerini piyasaya yönlendirmesini sağlamaktır. Bireysel emeklilik sistemi bu amaca hizmet etmek amacıyla revize edilmişti ve %25 devlet katkısı sağlanmıştı. Böylece insanlar birikimlerinin bir kısmını bu sisteme dahil ederek kredide kıtlığı azaltabilirler ve faizlerin düşmesine katkıda bulunabilirler. Bunun dışında Türkiye'de insanlar bankacılık sistemine dini sebeplerle soğuk bakıyorlar ve önemli bir kesim vadesiz mevduat bile olsa parasını bankaya yatırmıyor. Konu ile ilgili yazılmış birkaç tane yüksek lisans tezi var. Ayrıca mülk sahiplerinin, bankaları kiracı olarak kabul etmedikleri gibi haberleri de sanırım herkes duymuştur. Bunun dışında, insanların birikimlerini koruma aracı olarak altın karşımıza çıkıyor. Bankaya yatırılmayan para, altın olarak evde saklanıyor. Dünya Altın Konseyi bu yılın başında Türkiye de yastık altında 3.500 ton altın olduğunu açıkladı. Bu durumu veri olarak kabul etmeliyiz. Son dönemlerde devletin altın katılım bankacılığı yapacağı haberi de tasarrufların piyasaya sürülmesi açısından doğru bir adım olacak gibi görünüyor.

Oldukça eskiye gitmiş oluyoruz ama Adam Smith'e kulak verelim (İtalik yazılar doğrudan kitaptan aldıklarımı, parantez içindeki yazılar ise benim eklemelerimi göstermektedir):

Ulusların Zenginliği, İkinci Kitap, Bölüm IV: Faizle Verilen Mal Mevcudu Üzerine
"Faize izin verilen ülkelerde, tefecilik zulmünü önlemek üzere, kanun, genel olarak cezaya uğramadan alınabilecek en büyük oranı saptar. Bu oran, her zaman için, en düşük pazar fiyatının veya paranın kullanılması için en büyük inancayı (teminat) verebilenlerin çokluk ödediği bedelin biraz üstünde olmalıdır. Bu kanunlu oran, en düşük pazar oranının aşağısında saptanacak olursa (örneğimizdeki tavan faiz oranı-kırmızı çizgi) bunu böyle kestirip atmanın sonuçlarının hemen hemen faizin toptan yasak edilmesindeki gibi olması gerekir. Alacaklı, parasını kullanılışındaki değerinden aşağı ödünç vermez. Borçlu da, kullanmanın tam değerini kabul etmekle onun göze aldığı rizikonun karşılığını kendisine ödemelidir. Bu kerte, tam tamına en düşük pazar fiyatı üzerinden saptanırsa, çok sağlam kefalet gösteremeyenlerin hepsinin ülkeleri kanunlarına saygı duyan insanlar yanındaki itibarını ortadan kaldırır; onları, anasının nikahını (evet, aynen bu şekilde tercüme edilmiş, orijinalinde geçen ifade 'exorbitant usurer') isteyen tefecilere başvurmak zorunda bırakır".

"Hiçbir kanun, alışılmış faiz kertesini, o kanunun yapıldığı sırada çokluk rastlanan en düşük pazar oranının aşağısına indiremez. Fransız Kralı'nın, faiz oranını yüzde beşten yüzde dörde indirmeye kalkıştığı, 1766 tarihli buyrultuya karşın, türlü türlü yollarla kanundan yan çizilerek (yani tefecilik), para, Fransa'da yüzde beşten ödünç verilmeye devam olundu".

11 Mart 2015 Çarşamba

Türkiye'de Petrol ve Doğal Gaz




İnternetin yaygınlaşması ve forward edilen elektronik postalar ile birlikte, Bor elementinden ve hatta var olmayan elementlerden zengin olma hayalleri kurmaya başladık. Aynı şekilde, Türkiye'nin bir petrol denizi üzerinde olduğu ama yabancıların çıkarmamıza izin vermedikleri dezenformasyonuna maruz kaldık. Konu ile ilgili internette bolca yazı var zaten ama akademik olarak ilgi alanım olması ve bu blog sayfasını kurma amacıma uygun düşmesi sebebiyle bir miktar bilgi sahibi olduğumu ve bu bilgileri buraya aktarmamın doğru olduğunu düşünüyorum.

Türkiye'de Petrol Neden Yok?

Türkiye'de neden petrol (veya doğal gaz) yok, dinozorlar(!) veya petrolün oluşumuna kaynak teşkil eden canlılar Türkiye sınırını geçmek istemeyip tam sınırda mı öldüler sorusunu sorduruyor insanlara. Tabii ki gerçekte süreç bu kadar basit değil ancak konunun anlaşılması için çoğunluğun kabulleri üzerinden devam etmekte fayda var diye düşünüyorum. Aslında Türkiye'nin sınırları ile petrolün bulunduğu bölgeler arasındaki nedenselliği yanlış kuruyoruz (Basketbolcular, basketbolcu oldukları için uzun değildirler, uzun oldukları için basketbolcudurlar gibi). Petrol oluşumuna kaynak teşkil eden canlılar da tabii ki Türkiye sınırına kadar gelip ölmediler, orada öldükleri için Türkiye sınırı bu şekilde çizildi. Türkiye'nin sınırı çizilirken, savaştan çıkan ve güvenlik paranoyasına sahip olan Türkiye haliyle önce güvenlik diyerek askerleri görevlendirirken, İngilizler jeologları göndererek muhtemel petrol sahalarının Türkiye sınırının dışında kalmasını sağlamışlardır. Biz de jeologları gönderseydik petrol sahalarının bir kısmını da olsa sınırlarımız içine alabilecek gücümüz var mıydı, orası şüpheli.
Yukarıdaki harita, Ortadoğu bölgesinin fiziki haritasıdır ve Türkiye'de neden petrol olmadığının sebeplerinden birisini göstermektedir. Dağlık ve kayalık arazilerde petrol olması ihtimali azdır ve tabii ki yüzey ve zemin sebebiyle sondaj ve petrol çıkarma işlemleri de yapılamamaktadır. Petrolün daha rahat çıkarıldığı bölgelere baktığımızda, düz araziler olduğunu görmekteyiz. Yalnızca İran'ın bize benzer fiziki özellikleri var ancak İran'ın da iyi bir petrol rezervine sahip olan Hazar Denizi'ne kıyısı bulunmaktadır.

Türkiye'de Hiç mi Petrol Yok?

Türkiye'de tabi ki petrol var ancak yıllık tüketimimizin yalnızca % 10'unu karşılamaya yetiyor. Peki Türkiye daha fazla petrol üretemez mi? Üretebilir tabii ki ama toplum bu fazla üretimin bedelini ödemeye hazır mı? Bir varil (yaklaşık 159 litre) BRENT petrolün fiyatı 09.03.2015 itibarıyla 57 $. Türkiye'de petrol çıkarmaya çalıştığımızı ve çıkardığımız petrolün bir varilinin maliyetinin abartılı bir şekilde 200 $ oluduğunu varsayalım, bunu çıkarmaya devam eder miyiz veya etmeli miyiz? Devam etmeliyiz diyenler, 60 $ bedelle ithal bir cep telefonu satın alabilecekken, aynı cep telefonunu 200 $'a sadece Türkiye'de üretildiği için alırlar mı (her iki telefonun da aynı olduğunu varsayıyoruz)?

Türkiye'de Petrol Çıkarmanın Maliyeti Neden Yüksek?

Yazının buraya kadarki bölümünden çıkaracağımız sonuç; petrolümüzün az olduğu ve Türkiye topraklarında petrol çıkarmanın maliyetinin yüksek olduğudur. Yani mesele yalnızca fiziki değil, aynı zamanda ekonomik. Peki Türkiye'de petrol çıkarmanın maliyeti neden yüksek? Bu sorunun cevabına ulaştığımızda, "Türkiye'de petrol yok" ve "Türkiye'de petrol var ama çıkarmıyorlar" cümlelerinin her ikisinin de altında yatan nedenleri bulmuş oluruz diye düşünüyorum. 

Fiziki Olarak Petrol Olmaması

Türkiye'de fiziki olarak petrolün yetersiz olduğunu zaten birçok kurum açıklıyor. Türkiye'de bugüne kadar açılan kuyuların sayısı, ABD'de Texas eyaletinde yalnızca birkaç petrol sahasında açılan kuyuların sayısının belki % 10'u kadardır. Doğru, petrol sondajı amaçlı kuyu açma sayımız düşük ancak kim birkaç milyon dolarlık ve geleceği belirsiz bir yatırım yapar ki? Petrol bulma ihtimalinin yüksek olduğu yerlere sondaj kuyusu açılır ancak Türkiye bu konuda umutsuz sayılabilir. "Olsun, özel sektör yapmıyorsa devlet kurumları zararına da olsa yapsın bu işi" diyenler olabilir ancak bu kurumların zararını ek vergiler ile ödemeye toplum olarak razı olmamız gerekli.

Açılan Kuyuların Verimsiz Olması

Diyelim ki Türkiye'de bir kuyu açtık ve petrol bulduk. Türkiye'deki tektonik hareketler yani depreme neden olan jeolojik faaliyetler sebebiyle, bir petrol sahasında 100 yıl boyunca yetecek petrol rezervi bulma ihtimali çok düşük. Bir kuyuyu açtığınızda ve petrol bulduğunuzda bu rezerv size birim zamanda çok az petrol vermektedir. Türkiye'de günde yalnızca üç varil petrol üretebilen kuyular bulunmaktadır. Arap coğrafyasında ise bir günde yüzbinlerce varil petrol sağlayan kuyular ve sahalar bulunmaktadır. Bu da maliyet avantajını kaybetmeye ve ithalata yönelmeye sebep olmaktadır. Zaten Kuzey Kutbu'nda ve okyanus tabanlarında petrol ve doğal gaz arayan şirketlerin, sadece bizi sevmedikleri için Türkiye'de petrol çıkarmamaları da pek akla yatkın gelmiyor.

Petrolün Kalitesinin Yetersiz Olması

Ham petrolün yeraltından kolay veya daha az maliyetle çıkarılabilmesi için, gravitesinin yüksek olması gerekir. Gravite ham petrolün yoğunluk değeridir. 70-45 API (American Petroleum Institute) değeri çok hafif, 45-25 API değeri hafif, 25-10 API değeri ise ağır petroldür. 10 API değeri suyun yoğunluğuna eşttir. Dünya petrolleri çoğunlukla 27-35 arasındadır. Dünyada 5-7 ve 10-12 arasında API değerine sahip petroller de bulunmaktadır. Türkiye'de ise 30-40 arsında API değerine sahip olan petrol sahaları da bulunmakla beraber, genellikle 20-35 API aralığındadır. Maalesef en fazla petrol rezervine sahip olan Batı Raman Sahası'ndaki petrolün API değeri 13'tür, yani suyun yoğunluğuna çok yakındır. Bu da petrolün kuyudan çıkarılmasını ve işlenmesini zorlaştırmakta, yani maliyeti arttırmaktadır.

Yukarıdaki basit ve kısa bilgiler, petrol ile ilgili efsanelerin de çıkış sebebini oluşturmaktadır.  Bir yerde arama sonucunda petrol bulunmuş olabilir ve evet, daha sonra kuyu betonla kapatılmış da olabilir. Ulaşılan petrolün gravitesi düşük ise ve kuyuda yereli miktarda petrol yok ise o kuyu terk edilir. 2.000-3.000 metre derinliğindeki bir kuyuyu da açık bırakmak haliyle mantıklı değildir. Bu şehir efsanelerinin ortaya çıkmasına sebep olan etken, işin ekonomik boyutunun dikkate alınmıyor oluşudur.

Türkiye'de Hiç Petrol Çıkarılmayacak mı?

Türkiye'de belki uzun vadede önemli miktarlarda petrol çıkarılabilir. Eğer dünyada petrolün varil fiyatı 250 $'ı bulursa Türkiye'de varsayımımızdaki 200 $ maliyetle petrol çıkarılan kuyuların üzerindeki beton kaldırılır ve üretime başlanır. Tabii ki motorlu taşıtların ilerleyen dönemlerde elektrik ile çalışacağını varsayarsek petrol fiyatının hiçbir zaman bu seviyelere gelmeyeceğini tahmin ediyorum. Yani dünyada petrol azalmadan önce zaten petrole olan ihtiyacımız büyük ölçüde ortadan kalkacaktır. Bu sebeple yerli otomobil yatırımını elektrikli ve hatta hidrojen ile çalışan araçlardan yana kullanmakta fayda var.

Konu ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için:
"Petrol ve Doğal Gaz" (Çağdaş ACAR, Sevtaş BÜLBÜL, Fevzi GÜMRAH, Çiğdem METİN, Mahmut PARLAKTUNA)

4 Mart 2015 Çarşamba

Dolaylı Vergiler Gelir Dağılımını Nasıl Etkiler?

Devletin en önemli gelir kalemi olan ve olması gerektiği de klasik iktisat literatüründe belirtilen vergilerin, toplumsal refahın yeniden dağıtılması ve toplumsal barışın sağlanması gibi bir görevi de vardır. Peki bu vergi oranları neye göre belirlenir? En temel vergi olan gelir vergisinin oranının nasıl belirlenmesi gerektiği ile başlanılırsa oldukça anlaşılır olacaktır.

İlk olarak, vergilendirmenin adaletli olması gerekir. Burada anahtar kelime "adalet". Eşit değil, adil olmalı. Peki adaletin ölçüsü nedir?

Aylık geliri 1.000 TL olan birisini düşünelim. Bu insan ne kadar gelir vergisi verirse, "Daha fazla vergi vermek istemiyorum" der? 100 TL diyelim.

Aylık geliri 2.000 TL olan birisinden ne kadar gelir vergisi alınırsa "Daha fazla vergi vermek istemiyorum" cümlesini kullanır? 220 TL olsun.

Vergilendirmede teorik olarak böyle bir yöntem belirlenmesinin amacı, her vergi mükellefinin vergi verirken aynı olumsuz duygulara sahip olmasını sağlamaktır. 

Bu şekildeki tahminleri yaparak her bir gelir dilimi için vergi oranlarını belirleyerek artan oranlı vergi sisteminin şablonunu oluşturabilir ve şöyle bir tabloya ulaşabiliriz:

Brüt Gelir
Marjinal Vergi Sınırı
Vergi Oranı
1.000 TL
100 TL
% 10
2.000 TL
220 TL
% 12
4.000 TL
500 TL
% 13
8.000 TL
1.200 TL
% 15
16.000 TL
3.000 TL
% 19
32.000 TL
7.000 TL
% 22
64.000 TL
15.000 TL
% 23
128.000 TL
40.000 TL
% 31
256.000 TL
100.000 TL
% 39
 
Türkiye'de her tür üretim faktörü sahibinin yani girişimin, emeğin, sermayenin ve toprağın sahibinin en çok yakındığı şey vergilerdir ve bunu da "ne iş yaparsan devlet sana % 50 ortak" diyerek belirtirler. Gerçekten durum bu mu?

Durumu daha iyi gösterebilmek ve karşılaştırma yapabilmek için, OECD ülkelerindeki toplam vergi ve kesintilerin GSYİH'ya oranına bakmak yerinde olacaktır. Aşağıdaki tabloda bu bilgiler, seçilmiş ülkeler için görülebilir (Kesintilerden kasıt, sosyal güvenlik kesintileridir): 

Ülke
Vergi+Kesintiler/GSYİH
Vergi/GSİYH
ABD
% 25,4
% 19,3
Almanya
% 36,7
% 22,7
Avusturya
% 42,5
% 27,9
Belçika
% 44,6
% 30,5
Danimarka
% 48,6
% 47,8
Finlandiya
% 44,0
% 31,3
Fransa
% 45,0
% 28,3
İsveç
% 42,8
% 33,0
İtalya
% 42,6
% 29,7
Kanada
% 30,6
% 25,7
Meksika
% 19,7
% 16,7
Norveç
% 40,8
% 31,1
Türkiye
% 29,3
% 21,3
Yunanistan
% 33,5
% 22,9
OECD Ortalaması
% 34,1
% 24,7

Tablodan da görüleceği gibi, Türkiye'de vergiler yüksek değildir. Hatta OECD ortalamasının altında olduğu açıktır. Türkiye'deki vergi problemi aslında vergilerin yüksek olması değil, adaletsiz olmasıdır. Bu adaletsizliği sağlayan düzenleme ise, çeşitli sebeplerle empoze edilen dolaylı vergilerin, kendilerine ihtiyaç duyulmasını sağlayan olay ve etkileri ortadan kalktıktan sonra bile varlıklarını sürdürmeye devam etmeleri ve toplam vergiler içindeki paylarının sürekli artmasıdır.

(Gelir vergisinin en üst dilimi Türkiye'de % 35, İsveç'te % 57'dir).

Tabloda dikkat çeken bir başka nokta da, sosyal refah devleti ilkesini benimseyen ülkelerde, vergilerin oldukça yüksek olduğudur. Bu ülkelerde artan oranlı vergiler gelir dağılımını düzeltici görevlerini yerine getirmektedirler.

Dolaylı vergilerin toplam vergiler içindeki oranı neden düşük olmalıdır?


Vergi dilimlerini oluşturduğumuz tabloya yeniden göz atmamız gerekli. Devlet, brüt geliri 1.000 TL olan kişiden 100 TL gelir vergisi kesti ve geriye 900 TL net gelir kaldı. Şimdi bu kişinin yapabileceği harcamaları listeleyelim:



Harcama Kalemi
1.000 TL Gelir
256.000 TL Gelir
X (% 1 KDV)
200 x 1,01 = 202
2.000 x 1,01 = 2.020
Y (% 8 KDV)
300 x 1,08 = 324
3.000 x 1,08 = 3.240
Z (% 18 KDV)
400 x 1,18 = 472
4.000 x 1,18 = 4720
Toplam KDV
2 + 24 + 72 = 98 TL
20 + 24 + 72 = 980 TL
Gelir vergisi + KDV
100 + 98 = 198 TL
100.000 + 980 = 100.980 TL
Toplam Vergi/Gelir
% 19,8
% 39,4

KDV oranları farklı X, Y ve Z mal veya hizmetlerine para harcanmaktadır. Haliyle daha fazla gelire sahip olan kişi, daha fazla harcama yapacaktır ancak tabii ki de 256 kat daha fazla geliri olduğu için 256 kat daha fazla yemek yemeyecektir.

1.000 TL geliri olan kişi 98 TL dolaylı vergi ve 100 TL gelir vergisi ödeyerek 198 TL toplam vergi ödemesi yapacaktır. 256.000 TL geliri olan kişi ise, 980 TL dolaylı vergi ve 100.000 TL gelir vergisi ödeyerek toplam 100.980 TL vergi ödemesi yapacaktır.

Sonuç olarak, 1.000 TL geliri olan kişi için vergi oranı % 10'dan neredeyse iki katına çıkarak % 19,8'e yükselirken, 256.000 TL geliri olan kişi için vergi oranı % 39'dan yalnızca % 0,4 puanlık artışla, % 39,4'e yükselecektir.

Eğer ülkede yalnızca gelir vergisi yani doğrudan vergi olsaydı, verginin maliyeti herkes için aynı olacaktı. Dolaylı vergiler sisteme dahil edildiğinde, gelire göre bir düzenleme yapılamayacağından, düşük gelirli kişiler için verginin maliyeti oldukça fazla artmaktadır. Türkiye'deki vergi adaletsizliğinin temelinde yatan bozukluk budur.

Vergi gelirleri içinde dolaylı vergilerin payı % 33,9, doğrudan vergilerin payı ise % 66,1'dir. Adaletli bir vergi sistemi için, bu oranların tam tersi olması gerekmektedir.



Dolaylı vergiler gelir dağılımını düşük gelirlinin aleyhine bozar ancak devletin bu vergileri tercih etmesinin bir sebebi vardır. Dolaylı vergilerin toplanması ile ilgili maliyetler üretici ve satıcılara yüklenmiş olur. Akaryakıta zam geldikçe ortaya çıkan ve akaryakıt istasyonlarını vergi dairesi olarak resmeden karikatürler bu açıdan aslında gerçeği yansıtmaktadır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...