Hakkımda

6 Nisan 2015 Pazartesi

Türkiye'nin Enerji Faturası ve Cari Açık


Türkiye, yıllardır vurgulandığı biçimde cari işlemler açığı problemine sahip bir ülkedir ve bu problem özellikle yüksek büyümenin olduğu ve Türk Lirası'nın değerinin yükseldiği dönemlerde daha fazla dikkat çekmektedir. Yüksek büyüme dönemlerinde, daha fazla ithalat yapılması gerekmektedir. Ayrıca, küresel büyüme dönemlerinde, dolar bolluğu ve ihracatın artmasıyla birlikte Türk Lirası'nın değer artmaktadır. Böylece ithal mallar Türkiye'de ucuz hale gelmektededir. Yüksek büyüme dönemlerinde cari açığın artmasının sebebi budur. Aşağıdaki tablo, Türkiye'nin 2004-2014 yılları arasındaki dış ekonomik dengesini göstermektedir.


Cari İşlemler Hesabı
Mal Ticareti Dengesi
Hizmet Ticareti Dengesi
Birincil Gelir Dengesi
 İkincil Gelir Dengesi
2004
-14.198
-22.438
12.732
-5.609
1.117
2005
-21.449
-32.936
15.872
-5.839
1.454
2006
-31.837
-40.894
13.819
-6.655
1.839
2007
-37.779
-46.831
13.935
-7.108
2.225
2008
-40.192
-52.917
18.779
-8.368
2.314
2009
-12.010
-24.762
18.538
-8.310
2.524
2010
-45.313
-56.325
16.594
-7.212
1.630
2011
-75.050
-89.103
20.026
-7.854
1.881
2012
-48.494
-65.298
22.395
-7.162
1.571
2013
-65.034
-79.907
22.826
-9.350
1.397
2014
-45.836
-63.585
25.353
-8.723
1.119
Yukarıdaki tabloya göre, Türkiye'nin 2014 yılında 63 milyar ABD Doları tutarında dış ticaret açığı, 25 milyar ABD Doları tutarında hizmet ticareti fazlası bulunmaktadır. Diğer hareketler ile birlikte 2014 yılında 45 milyar ABD Doları tutarında cari açık vermiştir. Belirtmekte fayda var, bu değerlerin tutarı değil, GSYH'ya oranı önemlidir.

Cari işlemler hesabını en fazla etkileyen kalem, ithalattır. Yapılan ithalat içinde ise en çok dikkat çeken ve sürekli gündeme gelen kalem ise enerjidir. Türkiye birincil enerji kaynaklarına sahip olmayan bir ülke olduğundan, enerjide % 70'lerin üzerinde ithalat bağımlılığı bulunmaktadır. Aşağıdaki tablo, Türkiye'nin 2003-2013 yılları arasındaki enerji dengesini göstermektedir.


2003
2005
2007
2009
2011
2012
2013
Talep
83.826
91.362
107.625
105.025
114.480
120.084
120.290
Üretim
23.783
24.549
27.453
30.328
32.228
34.468
31.944
İthalat
65.239
73.480
87.614
82.159
90.292
98.693
96.001
İhracat
4.090
5.171
6.926
6.829
6.205
6.866
5.216
İhrakiye
644
628
424
657
2.945
3.453
3.813
Net İthalat
60.505
67.681
81.112
74.673
81.142
91.827
86.972
Üretim/Arz
 (%)
28,4
26,9
25,5
28,9
28,1
28,7
26,5
Son yıllardaki sürekli artan hidrokarbon arama çalışmalarına rağmen, Türkiye'nin yerli üretim oranında bir ilerleme kaydedilememektedir. 2012 ve 2013 yıllarında yaklaşık olarak aynı miktarda enerji tüketilmesine rağmen, yerli üretimin arz içindeki oranı % 28,7'den % 26,5'e düşmüştür. Bu durum bize, yerli üretimin bırakın artmayı, azaldığını göstermektedir. Enerji ithalatının önemini ve ağırlığını görebilmek için, yukarıdaki tabloyu parasal değer olarak cari işlemler dengesi tablosu ile birleştirirsek aşağıdaki tabloya ulaşabiliriz.


İthalat
(Milyon $)
Dış Ticaret
(Milyon $)
Cari İşlemler (Milyon $)
Enerji İthalatı (Milyon $)
Enerji İthalatı/Toplam İthalat (%)
2004
97.539
-22.736
-14.198
14.407
14,7
2005
116.774
-33.080
-21.449
21.254
18,1
2006
139.576
-41.058
-31.836
28.858
20,6
2007
170.062
-46.852
-37.781
33.882
19,9
2008
201.963
-53.021
-40.372
48.280
28,8
2009
140.928
-24.850
-12.124
29.905
21,2
2010
185.554
-56.413
-45.420
38.496
20,7
2011
240.841
-89.137
-75.082
54.116
22,4
2012
236.545
-70.896
-48.497
60.115
25,4
2013
251.661
-80.023
-65.068
55.916
22,2
2014
242.223
-63.585
-45.836
54.380
22,4
Yukarıdaki tabloya göre, Türkiye'nin 2014 yılındaki 242,223 Milyar ABD Doları tutarındaki ithalatının % 22,4'ü enerji ithalatından kaynaklanmaktadır. Yani kaynak zaafiyetimizi dikkate aldığımızda, olmazsa olmaz bir ithalattır.

Buraya kadarki istatistiklerin bize anlattığı, yüksek dış ticaret açığı verdiğimiz ve bu dış ticaret açığı içinde enerjinin vazgeçilmez bir şekilde yüksek bir ağırlığa sahip olduğudur. Bu durumda Türkiye'nin zayıf karnı olan cari işlemler hesabındaki açığı kapatabilmek için ithalatı azaltmamız ve ihracatı arttırmamız gerektiği açıktır. Enerji ithalatını kısa vadede azaltamayacağımız için başka bir yol gerekli. Peki diğer mallaırn ithalatını azaltsak ne olur? Bu sorunun cevabı da Türkiye'nin 2004-2014 yılları arasındaki ithalatının mal gruplarına göre dağılımını gösteren aşağıdaki tabloda bulunabilir.


Sermaye Malları
(%)
Hammadde ve Aramalı
 (%)
Tüketim Malları
(%)
Diğer Mallar
(%)
2004
17,8
69,3
12,4
0,5
2005
17,4
70,1
12,0
0,5
2006
16,7
71,4
11,6
0,4
2007
15,9
72,7
11,0
0,4
2008
13,9
75,1
10,6
0,4
2009
15,2
70,6
13,7
0,5
2010
15,5
70,8
13,3
0,3
2011
15,5
71,9
12,3
0,3
2012
14,3
73,9
11,3
0,4
2013
14,6
73,0
12,1
0,3
2014
14,8
73,0
12,0
0,2
Yukarıdaki tablodan görüleceği üzere Türkiyenin 2014 yılındaki mal ithalatını % 14,8'i sermaye malı (makine ve teçhizat), % 73'ü hammadde ve ara malıdır. Bu mallar, Türkiye'de yeni yatırımların yapılabilmesi ve üretimin devam edebilmesi için vazgeçilmez olan mallardır. Yani Türkiye'nin mevcut sanayi yapısı ile, ithalatın % 87,8'i vazgeçilmezdir ve ithalata devam edilmelidir. Geri kalan % 12 ise son kullanıcıya hitap eden mallardır. Cep telefonlar, bilgisayarlar, evlerde kullanılan ithal elektronik eşyalar bu kategoridedir. Bunların da bir kısmının ithalatından belki vazgeçilebilir ancak yine de ithalatımızın yaklaşık % 90 oranında vageçilmez olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz.

2014 yılı dış ticaret dengesinde, yatırım mallarında yaklaşık 20 milyar ABD Doları, hammadde ve aramallarında 100 milyar ABD Doları açık vermişiz. Tüketim mallarında ise 35 milyar ABD Doları fazlamız var. Benim buradan anladığım, gelişmiş ülkelerin bize sermaye malı, hammadde ve ara malı sattığı, bize nihai ürün ürettirip geri aldığıdır. Yani biz aslında tarım toplumlarında olduğu gibi emeğimizle çalışan bir toplum tablosu çiziyoruz. Başka bir bakış açısına sahip birisi ise bu tabloya bakıp gelişmiş ülkelerin bizim emeğimizi sömürdüğünü söyleyebilir. Çıkış yolu olarak önerilebilecek olan şey nedir? Kısa vadede bir şeyler yapmak istiyorsak, ithal ikameci politikalar çözüm olarak karşımızda duruyor. İthal ikameci politikanın gerçekten işe yarayabilmesi ise doğru uygulanmasına ve becerikli girişimcilere bağlıdır.

3 Nisan 2015 Cuma

Faiz Ne İşe Yarar?

Faiz tartışmaları uzun süre Türkiye'nin gündemini meşgul etmişti. Uzmanlar konuyu bildiklerinden, vatandaşlar ise bilmediklerinden, her iki kesim de ikişer farklı görüşü savunuyordu. Bu kadar üzerinde tartışılan faiz nedir ve ne işe yarar? Yüksek mi olmalı, düşük mü olmalı?

Faiz denildiğinde Türkiye'de birçok insanın aklına ilk olarak tefecilik gelir. Bunun iki sebebinin olduğunu düşünüyorum. Birincisi, faizin İslam'da haram olması sebebiyle olumsuz bir fikir uyandırması ve ikincisi ise enflasyonun yüksek olduğu 90'lı yıllardaki yetersiz krediler sebebiyle ortaya çıkan tefeciler.

Öncelikle faizin ne olduğundan başlayalım. Faiz, ödünç alınan para karşılığında verilen kiradır. Faiz, enflasyon sebebiyle değer kaybeden paranın, reel değerini kaybetmesini engelleyen bir bedeldir. Faiz, enflasyon dışında da birçok olgunun sonucudur. Enflasyonun sıfır olduğu ortamda bile faiz olabilir. Peki bu tanımlara sahip olan faizin ekonomideki fonksiyonu nedir? Faizin bir ekonomide iki temel fonksiyonu vardır. Bunlardan bilineni tasarruflar ve bilinmeyen ancak bence daha önemli olanı ise "kaynakların etkin kullanımı"dır.

Bir ekonomide kalıcı ve uzun vadeli bir büyüme isteniyorsa, yatırım yapılmalıdır. Yatırımlar ise tasarruflar ile gerçekleştirilir. Peki bu tasarrufları kim yapacak? Gelirlerinin bir kısmını tüketmekten vazgeçerek biriktiren insanların bu tasarruflarının, yatırım yapmak isteyen insanlara ulaşmasını nasıl sağlayabiliriz? Ben gelirimin tamamını bugün harcarsam, tükettiğim mal ve hizmetlerden belirli bir fayda elde ederim. Peki daha az harcayarak daha az fayda elde etmemin karşılığı nedir? Üstelik, parayı harcamayıp biriktirdiğim zaman, birkaç dönem sonra o paradan aynı faydayı elde edemem çünkü mal ve hizmetlerin fiyatları artıyor. Bana en azından birkaç dönem sonra da aynı mal ve hizmetleri satın alabilmemi sağlayacak bir bedel gereklidir ve bu bedelin adı da faizdir. Tabii ki aynı miktarda mal veya hizmeti gelecekte de satın alabileceksem, bu kez birilerine borç vermemin bir anlamı olmayacak. O halde bu yaptığım işten bir de kar elde etmem gerektiği için, bu enflsyon oranının üzerine bir miktar daha ekleme yapmalıyım. Kar da ettiğime göre, son olarak bu oranının üzerine bir de paramın geri ödenememe ihtimaline karşı bir risk primi eklemeliyim. Böylece para biriktirmek için kendimce yeterli bir sebebim olabilir. Dolayısıyla bir ekonomide faizin ilk fonksiyonunun, yatırım yapmak için gerekli tasarrufların oluşturulması olduğunu söyleyebiliriz.

Faizin ikinci fonksiyonu ise kaynakların etkin kullanımını sağlamasıdır. Son yıllarda televizyonlardaki reklamlarda tatil kredisi, bayram kredisi, ihtiyaç kredisi gibi seçenekler sunulduğunu görüyoruz. Bu reklamlardaki krediler; herhangi bir getirisi olmayan faaliyetleri hedeflemektedir, yani toplumun yapmış olduğu tasarrufları gelecekte gelir getirecek olan yatırımlara değil eğlenceye yönlendirmektedir. İnsanlar % 0,55 faizli kredi kullanırsa tatile gitmeyi düşünebilirler ancak % 2 faizle bir kredi çekerlerse bu krediden sağlanan kaynağı en az % 3 getirisi olan bir yatırıma yönlendirirler. Yani faiz kaynakların etkin kullanılmasını sağlar. Bedel ödenmeyen kaynak israf edilir. Kredi çekerek yıllık 30.000 TL üniversite eğitimine harcayan ve dört yıl sonunda (faizler dahil) toplamda 150.000 TL kredi ödemesi başlayacak olan bir öğrenci mümkün olan en yüksek maaş ile işe başlamak isteyecek ve bunun için de eğitim sürecinde zamanını boşa harcamayacaktır.

Sonuç olarak faiz ekonomide kısa vadede dengenin, uzun vadede etkinliğin anahtarıdır. Gelişmiş ekonomilerde faiz oranlarının düşük olmasının sebebi, tasarrufların yüksek olması, yani yatırım yapmak için gereken birikimin fazla olmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla faizleri düşürmenin yolu, faizler düşürmekten değil, tasarrufları yükseltmekten geçmektedir.

Bir ülkede faizlerin yüksek olması, bir şeylerin yolunda gitmediğinin ve sermaye yetersizliği olduğunun bir göstergesidir. Dolayısıyla faizlerin düşük olduğu bir ekonomide, sığ da olsa işlerin iyi gittiğine dair bir izlenim edinilmesi makuldür. Türkiye'de faizler neden yüksek? Türkiye'de faizlerin yüksek olmasının sebebi, insanların gelirlerinin düşük olmasıdır. İnsanlar elde ettikleri gelirin önemli bir kısmını vazgeçilmez ihtiyaçlarına (konut, gıda vs) ayırmak zorunda olduklarından, tüketimlerini kısarak para biriktirme imkanına sahip değildirler. Bu imkan olmadığı için de yatırım yapmak isteyenler, ortada olan kısıtlı sermayeye de yüksek bir faiz bedeli ödemek durumunda kalıyorlar.

Türkiye'de faizlerin yüksek olmasının önemli sebeplerinden birisi de Türkiye'nin döviz ihtiyacıdır. 45 milyar ABD Doları seviyesindeki cari açığın karşılanabilmesi için Türkiye'de döviz bulunması gerekmektedir (bu 45 milyar ABD Doları'na dış borç anapara ve faiz ödemeleri dahil değil). 45 milyar ABD Doları, yalnızca Türkiye'deki rutin üretim ve ticaretin gerçekleştirilmesi için gereken ve her yıl Türkiye'ye gelmesi gereken tutardır. Şimdilik 45 milyar ABD Doları tutarında cari fazla vermediğimize göre ve 45 milyar ABD Doları tutarında yabancı yatırım da almadığımıza göre, faiz bu kaynakların Türkiye'ye gelmesi için önemli bir araç. Yani mesele yalnızca yurtiçindeki yatırımlar değil, aynı zamanda bu yatırımların finansmanı için gerekli olan dış kaynakların gelmesidir.

1 Nisan 2015 Çarşamba

Hubbert Teorisi (Peak Oil)

Marion King Hubbert, 1956 yılında ABD ham petrol üretiminin 1965-1971 yılları arasında zirve yapacağını ve daha sonra sürekli düşeceğini gösteren bir tahmin modeli oluşturmuştur. Bu modelde, geçmişte bulunan petrol rezervlerine ve üretim hızına bakılarak tahmin yapılıyordu. Talep ise aynı kalmaya devam ettiği taktirde (ki o dönemler için yükseleceği muhakkak), fiyatlar sürekli yükselecekti ancak bağımlı olunan petrole yönelik talep kolayca azalmayacağı için bir kaos ortamı ortaya çıkacaktı.  İlk bakışta gayet doğru bir teori. Zaten ABD ham petrol üretimi 1970 yılında zirve yaptıktan sonra azalmaya başlamıştır ancak gelişen teknoloji sayesinde 2015 yılında tekrar 1970 yılındaki üretim seviyesini yakalamıştır.
Yenilenebilir bir kaynak olmayan petrol (durum diğer doğal kaynaklar için de geçerli), tabii ki de sonsuz değil ve teorik olarak eninde sonunda bitecek. Birçok insan, bu hadise gerçekleştiğinde dünyada inanılmaz bir kaos ve savaş ortamı olacağını savunuyor. Bu da ilk bakışta gayet mantıklı duruyor. Bu kadar yüksek oranda bağımlı olunan bir kaynak, bedeli ödenerek de olsa elde edilemediğinde böyle bir senaryonun gerçekleşmesini beklemek makul sayılır.

Peak Oil ne zaman gerçekleşecek veya gerçekleşecek mi? Bence petrol üretiminin zirve yaptığını ve daha sonra azalmaya başladığını en azından şu anda hayatta olan insanlar görmeyecek. Sebebi ise, sürekli yapılan yeni keşifler ile dünya petrol rezervlerinin (kanıtlanmış ve ekonomik olanlar) sürekli artıyor olması. Petrol arama, sondaj ve çıkarma teknolojileri sürekli geliştikçe, bilinen rezervlerin miktarı da sürekli artmaktadır. Aşağıdaki grafik, 1980-2013 yılları arasındaki dünya petrol rezervlerini, yıllık üretim miktarını ve o yıldan başlamak suretiyle, kaç yıllık petrol kaldığını göstermektedir.

Grafiğe göre, dünya petrol rezervi (bilinen, keşfedilen) 33 yılda neredeyse üç katına çıkmıştır. Petrolün oluşum hızı, rezervleri 33 yılda üç katına çıkartmaya yetmeyeceğine göre, işin sırrı teknolojidedir. Daha önce çıkarılabilir olmayan veya hacminden emin olunmayan rezervler ile ilgili bilgilerin kesinlik derecesi arttıkça rezervler de artmıştır. Buna karşılık, grafiğe göre yıllık petrol üretim miktarı ise % 43 artmıştır. Bu dengesizlik sebebiyle de 1980 yılında dünyanın 25 yıllık petrolü kalmışken, 2013 yılı itibarıyla 50 yıllık petrolü vardır. Önümüzdeki dönemlerde de bu trendin belki yavaşlayarak da olsa devam etmesini bekleyebiliriz. Yani beklentimiz, mavi grafiğin eğimi azalsa bile artış trendinin devam etmesi şeklindedir.

Arz Kanunu (Fiyat Arttıkça Arz Artar)


Petrol fiyatlarınn artması ile birlikte, daha önce yüksek maliyetli üretime sahip olan petrol sahaları ve rezervleri de üretici firmalar için daha kârlı olmaya başlamıştır.  Kaliteli olan petrol, hafif petroldür çünkü çıkartılması ve işlenmesi kolaydır ve bu sebeple maliyeti düşüktür. Bitüm (çok teknik olmasına gerek yok, asfaltın hammaddesi diyelim) denilen ağır petrolün ise çıkarılması ve işlenmesi zordur. Kanada'da bulunan Athabasca bölgesinde 1,7 trilyon varil bitüm bulunmakla beraber, günümüz teknolojisi ve fiyatlarıyla bunun % 10'u (178 milyar varil) kadarının ham petrol rezervi olduğu kabul edilmektedir. Tabii ki teknoloji geliştikçe ve ilerleyen dönemlerde fiyatlar yükselirse bu oran artabilir. Bu bölgeden ham petrol edle etmenin maliyeti 27 $/varil olarak gösterilmektedir. Petrol fiyatlarının 150 $ seviyelerine yaklaştığı 2008 yılında, 27 $/varil üretim maliyeti, şirketler için oldukça karlıdır (Ortadoğu'da bu maliyetin 10 $/varil seviyesinin altında olduğu söylenmektedir). Petrol fiyatları yükseldikçe, daha maliyetli olan petrol sahaları da üretime açılarak talebi karşılamaya devam edecektir. Tabii ki marjinal ürünün azalması sebebiyle üretimin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda fiziki verimliliği de dikkat edilmesi gereken bir konu olarak günün birinde karşımıza çıkacaktır (EROEI - Energy Return on Energy Investment, belirli bir miktarda enerji elde etmek için harcanan enerji miktarı, da ayrı bir yazının konusu olmalı).


Petrolde tabii ki bir de talep kısmı bulunmaktadır. Dünyadaki ham petrolün yaklaşık % 60'ı ulaştırma sektöründe kullanılmaktadır. Ulaştırma ise, geleceği şimdilik elektrikte olan bir sektördür. Bu durumda petrol tüketiminde ana unsur olan motorlu araçların petrol talebinin artış hızının önce yavaşlayacağını, daha sonra ise azalacağını varsaymak mantıklı olacaktır (çok uzun vadede). Böylece ham petrol üretimi azalmasa bile, ham petrol üretimine yönelik baskı azalacaktır. Dünya nüfusunun sürekli artıyor olmasına rağmen, motorlu araçlarda giderek daha az yakıt tüketen araçların piyasaya sürülmesi de tüketimdeki artışı yavaşlatan faktörlerden birisi olarak görülebilir. Yani petrole alternatif yakıtlar geliştirilene ve ekonomik bir şekilde piyasaya sürülene kadar petrole dayalı kaynaklar bize gereken zamanı verecekmiş gibi duruyor. Daha sonra petrol üretimi azalma sürecine girse bile, petrol talebi de paralel bir şekilde azalacaktır.

Petrolün tükenmesinden hiç korkmamalı mıyız? Tabii ki korkmalıyız ancak bu bir daha arabaya binemeyeceğimizden değil, petrolden üretilen ve günlük hayatta tükettiğimiz ürünlerin ikame edilip edilemeyeceği ile ilgili olmalıdır. Parafin, katran, çeşitli mekanik yağlar, filmler, plakalar, yapay lif ve gübre, kozmetik ürünleri, vazelin gibi binlerce ürün de petrolün çeşitli aşamalarda geçirilmesiyle üretilmektedir. Asıl sorun, bu binlerce ürüne alternatif olabilecek bir kaynak bulunmasıdır.

25 Mart 2015 Çarşamba

Adam Smith, Ulusların Zenginliği ve Türkler

Bizim bildiğimiz adıyla “Ulusların Zenginliği”, bilinen orijinal adıyla “Wealth of Nations” ve resmi adıyla “An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations”, 1776 yılında İskoç iktisatçı (farklı sıfatları olsa da iktisatçı veya ekonomist olarak adlandırmakta bir mahsur yoktur sanırım) Adam Smith tarafından yazılmış bir kitaptır.


Adam Smith 1723-1790 yılları arasında yaşamıştır ve bu dönemlerdeki gözlemlerini, okuduklarını, duyduklarını ve araştırdıklarını kitaba aktararak iktisat bilimini (o dönemki adıyla ‘politik ekonomi’) sistematik bir şekilde ilk defa ele alarak hem merkantilist dönemi eleştirmiş hem de iktisadi olayların kurallarını keşfederek klasik iktisadi görüşün temellerini atmıştır.

Ulusların Zenginliği ve Türkçe'ye Çevrilmesi

Ulusların zenginliği, günümüzde hemen hemen bütün dillere tercüme edilmiş bir kitaptır. yayınlandığı 1776 yılından itibaren tercüme çalışmaları başlatılmıştır. Aşağıdaki tablo, Ulusların Zenginliği'nin tercüme tarihlerini göstermektedir:


Ülke
Tercüme Yılı
Almanya
1776
Fransa
1778
Norveç
1779
Danimarka
1779-1780
İtalya
1790
İspanya
1794
Hollanda
1796
İsveç
1800
Rusya
1802
Portekiz
1811
Japonya
1870
Çin
1902
Türkiye
1948

Görüleceği üzere Osmanlı diye bir ülke listede yok. Arapça, Farsça veya Türkçe dilleri de yok.  Dilimize yapılan ilk tercüme 1948 yılında yayınlanmış. 1948 yılında Türkçe basılan kitapta ise orijinalinde 5 kitaptan oluşan eserin son kitabı bulunmuyor. 5. kitabın çevirisinin de eklenmesi 2006 yılında gerçekleşiyor. Yani Türk okuyucusu, kitabın bir kısmını okuyabilmek için 172 yıl, tamamını okuyabilmek için ise 230 yıl beklemiştir. Kitabın bu kadar geç tercüme edilmesi için makul sebepler mutlaka vardır (tabii ki sebeplerin haklı olması, sonuçları değiştirmiyor). 

Yukarıdaki tabloyu aldığım eserde (Neşe ERİM, Bengü DOĞANGÜN YASA, "Wealth of Nations'ı Türkçe'den Okumak", Kocaeli Üniversitesi, Sosyal Bilimler Üniversitesi Dergisi, (19) 2010/1:19-38), kitabın yazıldığı dönemlerde Osmanlı bilim adamlarının ve düşünürlerinin yabancı dilinin Fransızca olduğu belirtilmekte ve geç çevrilmesinin sebeplerinden birisinin bu olduğu iddia edilmektedir. Günümüzde Çince yazılan bir eseri hangimiz merak eder ki? Ancak eserin 1778'de Fransızca'ya çevrilmesi bizi başka sebepler de aramaya itmektedir. Yine aynı makaleye göre hem Adam Smith hem de Ulusların Zenginliği,  Osmanlı düşünürleri tarafından biliniyor ve tartışılıyor. Üzerinde durmamız gereken konu belki de kitap olarak basılması için halkın da kitaba ve konuya ilgi göstermesi gerektiğidir. Konuyla ilgili olanlar orijinal dilinden kitabı okuyabiliyorlarsa ve halkın geri kalanında okuma yazma oranı düşükse, okur yazar olanlar da konuya ilgisizse, kitabı kim niye tercüme etsin, hangi yayınevi kitabı niye bassın? Türkiye'deki entelektüel seviyeden memnun olmayanlar, sebebi günümüz iktidarlarında, Demokrat Parti döneminde, Cumhuriyet döneminde, Meşrutiyet döneminde aramamalılar. Problem çok daha önce başlamış gibi görünüyor.

Bu yazıda, Ulusların Zenginliği kitabında yer alan metinlerde o dönemki Türk toplumu ile ilgili bilgiler içeren paragrafların incelemesi ve kısa yorumları bulunmaktadır.

Bu yazıya kaynak olan kitap; İş Bankası Yayınları, Hasan Ali Yücel Klasikleri, 2014, VIII. Baskıdır ve 1948 yılında Haldun Derin tarafından tercüme edilmiştir.

Kalın karakter kitabın ve bölümlerin başlıklarını göstermektedir. İtalik yazılar kitaptan doğrudan yaptığım alıntıları, düz yazılar ise benim yorumlarımı göstermektedir.

İkinci Kitap – Mal Mevcudunun Doğası, Birikimi ve Kullanılması
İkinci Bölüm – Mal Mevcudunun Bölünüşü Üzerine
Sayfa 303: “Gerçekte, kendinden büyüklerin ortalığı kırıp geçirmesinden sürekli korku içinde bulunan talihsiz ülkelerde, insanlar, mal mevcutların büyük bir kısmını, her zaman başlarında dolaştığını sandıkları felaketlerden biri beliriverince güvenilir bir yere götürebilmek üzere el altında bulundurmak için, çokluk, gömüp saklarlar. Bu, Türkiye’de, Hindistan’da, sanırım öteki Asya devletlerinin çoğunda, herkesin yaptığı olağan işlerdenmiş”.

Adam Smith bu bölümde doğu toplumlarında sermaye birikiminin yetersizliğinin sebeplerinden birisini anlatıyor. Yatırımlara dönüşmesi gereken tasarruflar, yarın ne olacağının belirsiz olduğu, kurumsallaşmanın ve kurumların olmadığı veya yetersiz olduğu durumlarda ihtiyat saiki ile para talebine dönüşerek, gelecekte çok daha fazla gelir elde etme imkanı veren yatırımlara yönelmemektedir. Kısacası Adam Smith'in bahsettiği şey, yatırım ortamı için istikrar gerektiğidir. O dönemin koşullarını tam olarak bilmiyorum ancak Adam Smith'in bahsettiği durum Türklerin göçebe kültürden gelmeleri ile de kısmen de olsa açıklanabilir. Bu arada, Adam Smith, İngiltere'nin sermaye biriktirme maliyetini  sömürgelerine yüklediğinden bahsetmemiş.

Dördüncü Kitap – Siyasal Ekonomi Sistemleri Üzerine
Yedinci Bölüm – Sömürgeler Üzerine
Birinci Kısım – Yeni Sömürgeler Kurulmasının Nedenleri
Sayfa 608: “On dördüncü ve on beşinci yüzyıllarda Venedikliler, Avrupa’nın öbür milletlerine dağıttıkları baharatın ve başkaca Doğu Hint Mallarının çok kazançlı bir ticaretini yapıyorlardı. Türkler’in düşmanı olan Venedikliler, bunları en çok, o zaman Türkler’in düşmanı Memlükler’in egemenliği altındaki Mısır’dan satın alıyorlardı. Venedik parasının da yardımı ile, bu çıkar birliği o ticareti hemen hemen yalnız Venedikliler’e hasreden bir bağlantı oluşturdu”.

Görüyoruz ki, Doğu Akdeniz'de Venedikliler Memlukler ile ticaret yapmaktadır ve böylece Baharat Yolu'nu kullanmaya gerek duymadan, yoldaki güvenlik risklerine maruz kalmadan ve Baharat Yolu'nu kullanmak için Osmanlı'ya bir bedel ödemeden faaliyetlerini gerçekleştirebilmektedirler. 15. Yüzyılın sonunda Ümit Burnu'nun keşfedilmesi ile birlikte, İpek Yolu da Osmanlı için önemli bir avantaj olmaktan çıkmıştır.

Üçüncü Kısım – Amerika’nın ve Doğu Hint Ülkelerine Ümit Burnu Üzerinden Bir Geçidin Keşfedilmesi ile Avrupa’nın Elde Ettiği Faydalar Üzerine
Sayfa 668: “Ne mutlu ki, önceden bilinmeyen ve düşünülmeyen başka başka beş olay, sömürge ticaretinin pek önemli bir kolundan, yani Kuzey Amerika’nın on iki birleşmiş ilinin ticaretinden, artık bir yılı aşkın bir zamandır (1774 Aralık ayının birinden başlayarak) tam yoksun kalınışı, Büyük Britanya’nın herkesin umduğu kadar şiddetle hissetmesini önlemeye yardımcı olmuştur. Birincisi, ithal etmeme anlaşmalarına hazırlanırlarken, bu sömürgeler, Büyük Britanya’dan, kendi piyasalarına uygun gelen malların olancasını çekip tüketmişlerdir. İkincisi, İspanya Flotası’nın olağanüstü talebi, bir çok malı, özellikle, eskiden Britanya pazarında bile Büyük Britanya mamülleriyle rekabete girişen keten bezlerini, bu yıl Almanya’dan ve Kuzey’den çekerek tüketmiştir. Üçüncüsü, Türkiye’nin başı dertte iken ve bir Rus donanması Ege Denizi’nde dolaştığı sırada, mal ihtiyacı hiç iyi karşılanmayan o ülkenin piyasasında, Rusya ile Türkiye arasındaki barış olağanüstü bir talep yaratmıştır. Dördüncüsü, Avrupa kuzeyinin Büyük Britanya mamüllerine karşı talebi bir süredir yıldan yıla artmakta bulunmuştur. Beşincisi de, lehistan’ın son defaki bölüşülmesi ve bundan ötürü barış durumuna geçmesiyle, o büyük ülkenin piyasasının açılması üzerine, Kuzey’in artan talebine, bu yıl oradan olağan üstü bir talep eklenmiştir. Dördüncüsü hariç, bu olayların hepsi, nitelikleri bakımdan geçicidir ve rastlantıdır. Sömürge ticaretinin böylesine önemli bir kolundan yoksun kalış, yazık ki, çok daha uzun sürerse, yine bir derece sıkıntıya sebep olabilir. Gelgelelim, bu sıkıntı ucun ucun kendini göstereceği için, ansızın gelişinde olduğu kadar şiddetle hissedilmez. Bir yandan da, ülkenin çalışması ve sermayesi, bu sıkıntının zamanla fazlaca artmasını önleyecek yeni bir iş, yeni bir yön bulunabilir”.

Bu bölümde, günümüzde de olduğu gibi askeri güvenlik risklerinin ekonomideki talebe ve ticarete etkisini görüyoruz. Rus donanması Osmanlı kıyılarında gezerken yavaşlayan ticaret, barış anlaşması ile ekonomiye güven gelmesi sonucunda tekrar hızlanmıştır. Ekonominin askeri ve siyasi olaylardan etkilenmesi zaten günümüzde de yaşadığımız bir süreçtir ve önemli olan değişim rüzgarlarını fırsata çevirebilme yeteneğidir.

Dördüncü Kitap – Siyasal Ekonomi Sistemleri Üzerine
Dokuzuncu Bölüm – Tarımsal Sistemler ya da Toprak Mahsulünü Her Ülkenin Geliriyle Zenginliğinin ya Tek ya Belli başlı Kaynağı Olarak Gösteren İktisat Sistemleri Üzerine
Sayfa 758: “Eski Yunan cumhuriyetleriyle Roma’nın siyaseti, tarımı sanayiye yahut dış ticarete göre daha üstün tutmakla birlikte, öyle görülüyor ki, ona doğrudan doğruya yahut bile bile destek olmaktan çok, beriki işleri kösteklemiştir. Eski Yunan devletlerinin birkaçında dış ticaret tümüyle yasaktı. Öteki bir kaçında da, zanaatçılarla imalatçıların işleri; askeri talim ve beden hareketlerinin insan vücudunda yaratmaya çalıştığı alışkanlıklar bakımından yeteneksiz hale getirerek, öylece savaş yorgunluklarına katlanma ve savaş tehlikelerine karşı durma niteliklerinin vücuda az çok kaybettirdiğinden, gövde gücü ve çevikliği için zarar sayılıyordu. Bu tür uğraşlar yalnız kölelere yaraşır diye düşünülüyor; devletin özgür yurttaşlarının onları yapması yasak ediliyordu. Bu tür yasağın bulunmadığı Roma ve Atina gibi devletlerde bile, büyük halk topluluğu gerçekte kentlerde şimdi çoğu kez ayak takımının yaptığı zanaatların, hepsinin dışında bırakılıyordu. Atina ile Roma’da bütün bu gibi zanaatlarla zenginlerin köleleri uğraşıyor; bu işleri efendilerinin hesabına yapıyorlardı. Zenginlerin kölelerinin yaptığı ile rekabete girince, yoksul bir özgür kimse için, kendi yaptığı esere bir sürüm yeri bulmak, efendilerinin zenginliği, gücü ve kayırması dolayısıyla, hemen hemen kabil olmuyordu. Ama kölelerin icatçı oldukları çok seyrektir; makinede olsun, işin düzenlenip bölünmesinde olsun, emeği kolaylaştırıp kısaltan en önemli ilerlemeler özgür insanların buluşlarıdır. Kölenin biri bu tür herhangi bir ıslahı önerecek olsa, hemen efendisi bu öneriyi tembelliğin dürtüsü ve efendinin zararına emeğini esirgemek gibi görür. Ödül yerine, zavallı köle, ihtimal ki çok kötü muamele, belki ceza görür. Bu nedenle köleler eliyle yürütülen sanayide aynı miktar işi yapmak için genellikle özgür insanlarca yürütülenlerdekine göre daha çok emek kullanılmış olmak gerekir. Ondan ötürü, kölenin yaptığı iş, genellikle ötekilerin yaptığından daha pahalıya gelmek gerekir. Bay Montesquieu, Macar madenlerinin, dolaylarındaki Türk madenlerinden daha zengin olmadıkları halde, her zaman daha az masrafla, dolayısıyla, daha çok karla işletildikleri görüşündedir. Türk madenlerini köleler işletmektedir. Makine olarak da, her zaman Türkler’in aklına o kölelerin kollarını kullanmak gelmiştir. Macar madenlerini, kendi işlerini kolaylaştırıp kısaltmak için birçok makine kullanan özgür insanlar işletir”.

Adam Smith'in başlıkta kastettiği iktisat sistemi, fizyokrasidir. Fizyokrasi, toprağa dayalı üretimi birinci plana alarak, sanayi ve ticareti ikinci plana atmaktadır. Zenginliğin ilk göstergelerinden ve soylu sınıfa mensup olmanın şartlarından olan toprak, o dönemlerde çok daha fazla öneme sahipti. Para kazanmak için el sanatlarıyla uğraşmak ve ticaret yapmak ise daha alt sınıflardan insanların yaptıkları işler olarak görülüyordu. İktisat tarihine kısaca bakarsanız, Roma İmparatorluğu'nun yıkılma sebeplerinden birisinin bu olduğunu görürsünüz. Toprağın ekonomik değerinin bir sınırı vardır ancak teknik yeniliklerle desteklenen bir ticaretin kazancının teorik olarak bir üst sınırı yoktur. Yalnızca askeri fetihlerle sürdürülebilir bir ekonomi yaratılamaz. Çünkü fetihlerin marjinal maliyeti, marjinal faydasına kısa sürede eşitlenir. Osmanlı da aynı süreci yaşamıştır. Türk madenciler örneğine gelince, kitaptakileri doğru kabul edersek (doğru kabul etmek için fazlaca sebebimiz var), teknik yeniliklerin ve icatların yetersiz olması sebebiyle, bugünlerde tartıştığımız "orta gelir tuzağı"na zaten en azından 250-300 yıl önce yakalandığımız ve hala çıkamadığımız sonucuna ulaşabiliriz.

Beşinci Kitap – Hükümdarın Yahut Devletin Geliri Üzerine
Birinci Bölüm – Hükümdarın Yahut Devletin Giderleri Üzerine
Üçüncü Kısım – Bayındırlık İşlerinin ve Kamu Kurumlarının Gideri Üzerine
Sayfa 815: “Ticaretin Barbar ve uygarlaşmamış uluslarla yapılan belli kolları olağanüstü desteğe gerek gösterir. Afrika’nın batı kıyısıyla ticaret yapan tacirlerin mallarına şöylesine bir mağazanın ya da tüccar yazıhanesinin sağlayabileceği güven azdır. Barbar yerlilerden korunabilmeleri için, bunların konulduğu yerin epeyce tahkim edilmiş olması gerekir. (…) Ne savaş ne ittifak amaçlarının herhangi bir biçimde gerek göstermeyeceği yabancı ülkelerde, ticaret çıkarları, elçiler bulundurulmasını çoğu zaman gerekli kılmıştır. İstanbul’a bir büyükelçi atamasına ilkin, Türkiye Ortaklığı ticareti sebep oldu. Rusya’daki ilk İngiliz büyükelçilikleri, sırf, ticari çıkarlardan ötürü vücut buldu".

Bu paragraf, merkantilist dönemdeki olayları göstermektedir. İlk çokuluslu şirketlerin denizaşırı yatırımlarını korumak amacıyla daha fazla maliyete katlandıklarını görüyoruz. Ayrıca ilk büyükelçiliklerin de bu amaca yönelik, yani tüccarı koruma amaçlı olarak açıldığı sonucuna da ulaşabiliriz. Gelişmiş ülkelerin, daha fakir ülkelerde nasıl ve neden mallarını çok pahalıya sattıklarını da en azından o dönem için kısmen açıklamış oluyoruz.

Sayfa 818: “Bugün Büyük Britanya’da, dış ticaret için var olan yasal ortaklık, eski uzak ülkeler tacirlerinin ortaklığı olup, şimdi genellikle Hamburg Ortaklığı, Rusya Ortaklığı, Doğueli Ortaklığı, Türkiye Ortaklığı ve Afrika Ortaklığı adını taşımaktadır”

Büyük Britanya şirketleri, çeşitli ülkeler ile yaptıkları ticarette, Osmanlı'daki lonca benzeri kuruluşları tekel haline getirmişlerdir ve bu şirketlere imtiyazlar vermişlerdir. Bu şirketlerin en ünlüsü de herkesin bildiği Doğu Hindistan Şirketi'dir. Bu şirketlere imtiyazlar verilmesinin sebebi ise, devlet politikasının bir aracı olmaları ve dolayısıyla devletin amacına hizmet etmeleridir.

Sayfa 819: “Türkiye Ortaklığı’na giriş aidatı eskiden, yaşı yirmi altıdan aşağı olan herkes için yirmi beş lira, o yaşı geçmiş olan herkes için elli lira idi. Tacirlerden başkası oraya giremiyordu; bu, bütün dükkancılarla perakendecileri ortaklık dışı bırakan bir kayıttı. Bir tüzük maddesi gereğince, İngiliz mamulleri, fark gözetilmeksizin herkesin yararlanmasına açık bulunan ortaklık gemilerinden başkasıyla Türkiye’ye ihraç edilemiyordu. Bu gemiler her zaman Londra Limanı’ndan yola çıktıkları bu kısıtlama, ticari, masrafı ağır olan o limanla ve yalnızca Londra’da ve dolayında oturan tacirlerle sınırlandırıldı. Bir başka tüzük maddesi gereğince, Londra’nın yirmi millik çevresi içinde oturup da Londra’nın gedikli hemşerisi olmayan kimse, üyeliğe kabul edilemiyordu. Bu bir başka kısıtlama ki, yukarıdakine eklenince, Londra’nın gedikli ahalisinden başkasını ister istemez ortaklık dışı bırakıyordu

Bu paragraf, önceleri rekabetten koruyarak kaynak israfının önüne geçilmesini amaçlayan kurallar olduğunu bize gösteriyor. Türkiye ile yapılan ticaret, Türk Ortaklığı isimli kooperatif benzeri bir yapı tarafından yürütülüyor ve isteyen herkes bu ortaklığa dahil olamıyor. Bu uygulama, merkantilist dönemin sonlarında gerçekleşmektedir ve ithalatın kısıtlanmasını kolaylaştırmaktadır. 

Sayfa 821: “Türkiye ticareti, bu parlamento kararıyla herkese bir dereceye dek açılmış olmakla birlikte, birçok kimseler onu hala büsbütün serbest olmaktan pek uzak görmektedirler. Bir büyükelçi ve iki üç konsolos bulundurma masrafına Türkiye Ortaklığı katılmaktadır. Devletin öbür elçileri gibi, bunların da bütün masrafı devletçe sağlanmak ve o ticaret Haşmetli Kral’ın bütün uyruklarına açık tutulmak gerekir. Ortaklıkça, tüzel kişiliğin bu ve öteki amaçları için toplanan çeşitli vergiler, devletin bu gibi elçiler bulundurmasını mümkün kılmaya yetecek bir gelirden çok daha fazlasını getirebilir”

Bu paragraf ise, ekonomide serbestleşmenin yavaş yavaş başladığını gösteriyor. O kadar ki, ticari işler sebebiyle İstanbul'da bulundurulması gereken diplomatların maaş ve iaşesine Türkiye Ortaklığı da katılıyor. Günümüzdeki kamusal mal anlayışından biraz uzak olmasına rağmen, aslında bugün bile benzer uygulamaların olduğunu görüyoruz. Uzak ve resmi diplomatik ilişkilerimizin olmadığı küçük ülkelerde, o ülkeyle ticaret yapan bir iş adamımız gerekli izinler ile fahri başkonsolos olarak görev yapmaktadır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...