Hakkımda

Orta Gelir Tuzağı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Orta Gelir Tuzağı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2015 Salı

Orta Gelir Tuzağı



Türkiye, 2000'li yılların başında yakaladığı hızlı büyümeyi devam ettiremedi ve kişi başına düşen milli gelirini arttıramadı. Bu sebeple de son yıllarda orta gelir tuzağı kavramından bahsedilmeye başlandı.

Dünya Bankası, her yıl gelir sınıflandırmasını açıklar ve ülkeleri çeşit gelir seviyelerinde tanımlanır. Kişi başına GSMH'nın Atlas Yöntemi ile hesapladığı değerlere göre son durum aşağıdaki gibidir:

0 < GSMH < 1.045 $ ise düşük gelirli ülke
1.045 $ < GSMH <  4.125 $ ise alt orta gelirli ülke
4.125 $ < GSMH < 12.746 $ ise üst orta gelirli ülke
GSMH > 12.746 $ ise yüksek gelirli ülke

Görüleceği üzere Türkiye mevcut durumu itibarıyla üst orta gelirli ülke kategorisindedir. Aslında Türkiye uzun yıllardır bu sınıfta durmaktadır ve orta vadede de bu şekilde devam etmesi muhtemeldir. Orta gelir tuzağından çıkabilmek için gösterge olarak dünya ortalamasının çok üzerinde bir büyüme performansı sergilenmelidir çünkü Dünya Bankası her yıl bu sınıflandırmayı değiştirmektedir. Bu sebeple 2020'li yıllarda yüksek gelirli ülke grubuna girebilmek için kişi başına düşen GSMH'nın 14.000 $ dolar olması gerekebilir (mevcut küresel ekonomik konjonktür devam ederse 14.000 $ olmaz ancak önemli olan, kritik gelir seviyelerinin de değiştiğinin akılda tutulmasıdır).

Orta gelir tuzağını ve sebeplerinin açıklaması, çıkış yollarını da içeren bir bilgi notu niteliği taşımaktadır.

Toplumlar için ilk evre, üretimin hammaddeye ve tarıma dayalı olduğu ekonomik sistemdir. üretim hammadde ve tarıma dayalı olduğundan, katma değer de düşüktür. Bu sebeple tarım sektörünün ağırlıklı olduğu ekonomilerde ortalama gelir de düşük olur.

İkinci evre, hammaddenin ve tarım ürünlerinin işlenmesi sürecinde sermayenin, bilginin ve teknolojilerin uygulanmasıyla katma değer ve ortalama gelir de artar. Bu arada emek faktörünün niteliği de hammaddeyi nihai ürüne dönüştürecek şekilde gelişmiştir. Bu evrede toplum artık sanayi ağırlıklı bir ekonomik sistem içinde yaşamaktadır.

Üçüncü evrede, insanlar işbölümü ve uzmanlaşmaya gidilmesi sebebiyle zamanlarının daha büyük bir kısmını mesleklerine ayırmaktadırlar. Bu sebeple bazı işlerin farklı kesimlere devredilmesi ihtiyacı ortaya çıkar. Bu aşamada artık insanların sosyal ihtiyaçlarının karşılanması için hizmet sektörü ortaya çıkmıştır. İnsanların eğlence, dinlenme, temizlik, yemek ve diğer ihtiyaçları kendileri değil başkaları tarafından karşılanır. Hizmet sektörü, sanayi sektörünün yeterli büyüklüğe ulaşması ile ortaya çıkar çünkü hizmet sektörünü doğuran, sanayi sektöründeki faaliyetlerin insanların zamanının büyük bir çoğunluğunu almasıdır. Bunun dışında toplumdaki ilişkilerin karmaşıklaşması da hizmet sektörünün çeşitlenmesini ve büyümesini sağlayan sebeplerden birisidir. Eğer sanayi sektörü yeterli büyüklüğe ve olgunluğa ulaşmadıysa, hizmet sektörünün büyüklüğü ve standartları da yetersiz olacaktır. Nitelikli bir hizmet sektörü, tarım ve sanayi toplumunu destekler ve gelirin yükselmesini sağlar.

Bu üç aşamayı doğru bir şekilde geçen toplumlar, yüksek gelir grubundaki ülkeler sınıfındadır. Bu ülkelerin ortak özellikleri, her bir evreyi doğru bir şekilde, sindirerek ve bütün topluma yayarak tecrübe etmiş olmalarıdır.

Bu üç sektörün ardından günümüzde yeni sektörler ortaya çıkmıştır. Bu durum Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi'ne benzetilebilir. 

Dördüncü evre, toplumun bireylerinin ve ekonomisinin bilgi ile çalışmasıdır. Aslında bu sektör hizmet sektörünün altında ele alınabilir ancak bir alt sektör olamayacak kadar önem arz etmektedir. Profesyonel yönetim hizmetleri, tasarım, mühendislik, proje, ar-ge gibi faaliyetler bilgi toplumunda büyüyen ve gelişen sektörlerdir. Bu sektörlerin gelişebilmesi için diğer üç evrenin geçilmiş olması gerekir. Sanayi yeterli değilse, sanayinin ihtiyacı olan tasarım ve ar-ge gibi ihtiyaçlar da ortaya çıkmayacaktır.

Bu sayılan evrelerde ilerledikçe çalışan insan sayısı azalırken katma değer artmaktadır. Bilgisayar ile tasarım yapan mühendisler, sermaye kullanmadan yüksek gelir elde eden sanatçılar, riske girmeden bilgilerini ve tecrübelerini satarak para kazanan danışmanlar, yaratıcılığını kullanarak fikir üreten tasarımcılar, tecrübelerini yaratıcılıkla birleştiren ar-ge çalışanları, önce kendi toplumlarının, daha sonra ise dış dünyanın ihtiyaçlarını karşılarlar. Bu da bir kişinin üretmiş olduğu gelirin yüksek olması ve dolayısıyla ülkedeki kişi başına düşen milli gelirin artması anlamına gelir.

Burada bireysel değil, toplumsal tecrübe ve kültür öne çıkmaktadır. Sanayideki bir makinenin çalışma prensibini bilmeyen birisinden, o makinenin daha iyisini yapmasını beklemek, tarımdaki ihtiyaçları bilmeyen birirsinden ihtiyaçları karşılayacak bir makine üretmesini beklemek saflıktır. Her sektör başta emek faktörü olmak üzere diğer üretim faktörlerini kendinen önceki sektörden almaktadır. Eğer bir kopukluk varsa, tarımdan anlamayan ziraat mühendisi, arabadan anlmayan tasarımcı, imkansız binalar çizen mimar, verimli çalışan sistemler üretemeyen ve geliştiremeyen mühendisler, reel sektöre destek veremeyen akademisyenlerin yetişmesi normaldir.

"Bunları biliyor muydunuz" modeli metinlerdeki bir bilgi, bu yazının özeti niteliğindedir:

"Michael Jordan'ın Nike'tan aldığı para, Malezya'da bu marka için ayakkabı üreten fabrikadaki işçilerin tamamının bir yılda kazandığı paradan çok daha fazladır"

17 Kasım 2015 Salı

İktisada Giriş'te Asgari Ücret


1 Kasım 2015 seçimlerinin ardından iktidara gelen parti, seçim vaadlerini 100 gün içerisinde gerçekleştireceği sözünü verdi. Bu vaadler arasında en çok tartışılanı asgari ücretin net 1.300 TL olmasıydı.

Seçim süreci içinde asgari ücret artışı ile ilgili vaadler ister istemez gündeme girdi. Ekonomik açıdan popülist bir vaad olarak görülür ancak vaadin popülist olması hem olumlu hem de olumsuz sonuçlar doğurmasının önünde bir engel değildir.

Konuya "İktisada Giriş" dersleri kapsamında yaklaşmak, anlaşılabilir olması açısından önemlidir.

Asgari Ücret ve İşverene Etkisi



Yukarıdaki grafiğin adı "Eş Ürün Eğrileri" grafiğidir. Bir işletmenin, makine ve işçiler için ayrıdığı aylık üretim bütçesinin 50.000 TL olduğunu varsayıyoruz. Bu durumda 50.000 TL makinelere harcanacak para ve işçilere ödenecek para olarak ikiye bölünecektir. 2015 yılında bu işletme eğer üretim bütçesinin tamamını işçilere ayırırsa 50 işçi, üretim bütçesinin tamamını makinelere ayırırsa 25 makine çalıştırabilmektedir. Sadece işçi veya sadece makine ile üretim yapılamayacağından, 0-50 işçi ve 0-25 makine çalıştırmaktadır. Örneğimizde E0 noktasında üretici 1.200 adet ürünü, 30 işçi ve 10 makine ile üretmektedir. Siyah düz çizgi, üreticinin maliyet doğrusunu göstermektedir.

Diğer maliyetler aynı kalmak kaydıyla, 2016 yılının başında eğer asgari ücret 1.300 TL olursa, içilik maliyetleri artacaktır. Bu durum ise grafikte kırmızı renkler ile gösterilmiştir. 1 Ocak 2016 tarihinden itibaren ise üreticinin bütün üretim bütçesini makineye ayırması durumunda kullanabileceği makine miktarı değişmeden 25 olarak kalırken, asgari ücretin artması sebebiyle en fazla 38 işçi çalıştırabilecektir. yani yeni denge E1 noktasında oluşmuştur. İşveren yeni duruma adapte olabilmek için, 10 makine çalıştırmaya devam ederken, bütçeden kalan para ile 23 işçi çalıştırmaktadır. Bu değişimin doğal bir sonucu olarak da üretim miktarı 1.200'den 1.000'e düşmektedir. Aradaki 7 işçi ise işsiz kalacak kesimdir.

Not: Diğer etkiler ve üreticinin üretim bütçesini arttırma ihtimali analiz dışında bırakılmıştır.

Asgari Ücret ve Piyasaya Etkisi

Not 1: Aşağıdaki grafik, yazının üstündeki karikatür ile değerlendirilmelidir. Karikatür de olsa, işgücü piyasası bu şekilde işlemektedir.
Not 2: İşsiz, cari ücretleri kabul edip iş arayan ancak iş bulamayan insanlardır. Yani piyasadaki ücretleri beğenmeyip iş aramayan insanlar işsiz değildir.

Yukarıdaki grafik, Türkiye'nin temsili işgücü piyasasını göstermektedir. İşçi grafiği, çeşitli ücret seviyelerinden çalışmak isteyen insan sayısını, işveren grafiği ise çeşitli ücret seviyelerinden işverenlerin istihdam etmek istedikleri işçi sayısını göstermektedir. Örnek vermek gerekirse ortalama ücretler 100 TL olduğunda 20 milyon insan çalışmak isterken, işverenler toplam 32 milyon işçi istihdam etmek istiyorlar. Ücretler 500 TL olduğunda ise 24 milyon insan çalışmak isterken işverenler 28 milyon işçi istihdam etmek istiyor. Ücretlerin 700 TL olduğu durumda ise bir denge söz konusu yani 26 milyon insan çalışmak isterken, işverenler 26 milyon işçi istihdam etmek istiyor. Dolayısıyla ücretlerin 700 TL olduğu durumda işsizlik söz konusu değildir çünkü işsiz tanımı kapsamına göre, 700 TL ücreti kabul edip iş arayan 26 milyon insanın tamamı çalışmaktadır.

Tabii ki 700 TL ücret makul bir yaşam standardı sağlamayacağından, devlet piyasaya müdahale eder ve hiç kimsenin 1.000 TL'nin altında bir ücrete çalıştırılamayacağını kural olarak empoze eder. Bu durumda işverenler 26 milyon değil, 25 milyon insan istihdam etmeye karar verirler. İşçi tarafındaki gelişme ise; ücretlerin artması sebebiyle çalışmak isteyen insan sayısının 26 milyondan 27 milyona çıkmasıdır. Böylece 27 - 25 = 2 milyon kişi iş aramakta, ancak bulamamaktadır. Bu insanlar artık işsizdir.

Asgari ücretin 1.300 TL'ye yükseltilmesi durumunda ise, işverenler tercihlerini insandan değil makineden yana kullanabilirler ve böylece ihtiyaçları olan işçi sayısı 25 milyondan 24 milyona düşer. Ücretlerin arttığını gören insanlar ise iş aramaya başlarlar ve çalışmak isteyen insan sayısı 27 milyondan 28 milyona yükselir. Böylece yeni işsiz sayısı: 28 - 24 = 4 milyon olur. Buna rağmen toplam üretim Türkiye'de düşmeyebilir çünkü Suriyeli mülteciler daha düşük ücretlere kayıtdışı çalışabileceklerdir.

Bu olumsuzlukların yanında, olumlu gelişmeler de olacaktır. Öncelikle mecburi bir faktör verimliliği artışı gerçekleşecektir. Türkiye'de asgari ücret ile çalışanlar, şirkete en az 1.000 TL katkı sağlarken, artık 1.300 TL katkı sağlamak zorunda kalacaklardır. Yani insanlar kendilerini geliştirmek zorunda olacaklar. Ayrıca işsiz kalanların sebep olduğu gelir düşüşü, ücret artışı ile dengelenebilir.  Asgari ücretlilerin gelirlerinin artması, gelir artışının hemen hemen tamamının talep olarak piyasaya dönmesi anlamına gelecektir çünkü düşük gelirlilerin tüketim eğilimleri yüksektir.

Devletin piyasaya müdahalesi klasik iktisat literatüründe tercih edilmeyen bir politikadır ancak modern ekonomide devletin bir şekilde müdahale etmemesi gibi bir durum söz konusu değildir. Üstelik içinde bulunduğumuz olağanüstü şartları düşündüğümüzde, belki de gereklidir. Sonuç olarak devletin bu müdahalesinin olumlu ve olumsuz sonuçlarını ilerleyen yıllarda hep birlikte göreceğiz.

23 Ekim 2015 Cuma

Unutulan 2023 Hedefi ve Emek Faktörü


Birkaç yıl önce Türkiye'nin 2023 yılında dünyanın en büyük ilk 10 ekonomisi içinde olma hedefi vardı. Çeşitli sebeplerle bu hedeften artık bahsedilmiyor. Ekonomik krizlerin küresel talebi düşürmesi, bu hedefi öncelikler listesinden çıkardı. Bir ülkenin insanlarının küresel bir hedefe odaklanması ve bu amaç için çalışması iyi ve önemli bir motivasyon kaynağıdır. Hedefe ulaşılıp ulaşılamayacağı tamamen farklı bir konudur. Ülkenin bütün kurumlarıyla bu hedefe odaklanarak, Türkiye ekonomisini en büyük ilk 10 ekonomi içine sokamasa bile (Türkiye özelinde) orta gelir tuzağından kurtarıp 15.'liğe ulaştırması da önemli bir başarıdır. En kötü ihtimalle daha geriye düşmesinin önüne geçer.

İlerlemek için ilk olarak hedef belirlenmelidir. Daha sonra hedefe ulaşılmasını sağlayacak yollar ortaya koyulur. Son olarak ise bu yollardan hangisinin veya hangilerinin tercih edileceği (eldeki imkanlara göre) belirlenir. Bu adımların doğru atılabilmesi için ilk önce durum tespiti yapılmalıdır. Aşağıdaki tablo, 2014 yılı itibarıyla satınalma gücü paritesine göre (SGP-PPP) dünyanın en büyük ilk 20 ekonomisini ve bu ekonomilerin kişi başına düşen GSYH-SGP tutarını (parantez içindeki sayı, bu değişken açısından dünya sıralamasındaki yerini göstermektedir), nüfusunu, işgücünün nüfusa oranını, işgücünü (çalışanlar + iş arayanlar), çalışan sayısını, ülkenin emek açısından üretim gücünü (Türkiye'nin üretim gücü 1) ve bu üretimi yapan insanların ortalama üretim değerini göstermektedir:

Durum Tespiti
  • Türkiye 1.460 milyar $ GSYH ile dünyanın en büyük 17. ekonomisidir.
  • Türkiye nüfusu yıllık kişi başına 18.738 $ gelire sahiptir.
  • Türkiye 77 milyonluk bir nüfusa sahiptir.
  • Türkiye'de 56 milyon insan çalışabilecek durumdadır.
  • Türkiye'de 27 milyon insan çalışmakta ve iş aramaktadır. Yani bir ekonomik faaliyette bulunmak isteyen insanların sayısı 27 milyondur.
  • Türkiye'de 24 milyon insan çalışmakta, yani 1.460 milyar $'lık değeri 24 milyon insan üretmektedir.
  • Türkiye'deki 24 milyon insan bir yılda ortalama olarak 60.000 $'lık değer üretmektedir.
1) Hedefin Belirlenmesi 
"Türkiye'nin hedefi, 2023 yılı itibarıyla dünyanın en büyük 10. ekonomisi olmaktır"

Bu hedefe ulaşabilmek için Türkiye 2023 yılında GSYH sıralamasında Birleşik Krallık'ı geçmelidir. Birleşik Krallık'ı geçmek için ise bir yıl içerisinde Türkiye'de üretilen mal ve hizmet miktarının toplamının değeri (sabit fiyatlarla) arttırılmalıdır. Bu artış oranına büyüme oranı adı verilir. Birleşik Krallık'a yetişmek için 2023 yılına kadar olan 8 yıl içinde her yıl belirli bir miktar büyüme gereklidir ve bu oran yıllık olarak yaklaşık % 7,25'tir. Tabii ki bu hesaplama, Birleşik Krallık'ın 8 yıl boyunca hiç büyümediği bir senaryoda geçerlidir.

Birleşik Krallık'ın ortalama büyüme hızı 1975-2014 yılları arasında ortalama % 2,48'dir. Bu durumda 2023 yılında Birleşik Krallık'ın ekonomisi 3.071 milyar Dolar olacaktır. Türkiye'nin 2023 yılında Birleşik Krallık'ı ekonomik olarak yakalayabilmesi için ise önümüzdeki 8 yıl boyunca her yıl % 9,8 oranında büyümesi gerekmektedir ki Türkiye'nin 80 yıllık büyüme ortalaması % 5'tir.

Türkiye'nin bu hedefe ulaşması oldukça zor görünüyor fakat bu hedef için çalışılırken 10. olmak yerine 15. olmak da bir ilerlemedir, hatta belki bu hedef için çalışmak, Türkiye'nin sıralamada daha aşağılara gitmesini engelleyebilir. Aşağıdaki grafik, 1960-2013 yılları arasında Türkiye ekonomisinin dünya ekonomileri arasındaki yerinin değişimini gösteriyor:
2) Hedefe Ulaşılmasını Sağlayacak Yolların Belirlenmesi 
GSYH: Bir ekonomide bir yıl içinde üretilen mal ve hizmetlerin piyasa fiyatları üzerinden değeridir.
Hedefe ulaşmanın tek yolu, GSYH değerinin arttırılmasıdır. Bunun için;
1) Üretilen mal ve hizmet miktarının arttırılması,
2) Üretilen mal ve hizmet fiyatlarının daha yüksek olması (fiyatın arttırılması değil, fiyatı yüksek olan ürünün üretilmesi) gerekir.
Y = Q x P Bu durumda üretim miktarı (Q) ve malların fiyatı (P) artmalıdır (daha pahalı mallar üretilmelidir). Fiyatlar küresel piyasalarda belirlendiğinden, Türkiye ürettiği mal ve hizmetleri istediği fiyatlardan satamayabilir fakat bunun yerine fiyatı daha yüksek olan mal ve hizmetleri üretebilir.

3) Hedefe Ulaşılacak Yolun Seçilmesi
Türkiye yukarıdaki 1. yolu seçerse, yani daha fazla miktarda üretim yapmak isterse;
a) Daha fazla emek faktörü çalıştırmalı
b) Varolan emek faktörünün verimliliğini arttırmalı

a) Daha fazla emek faktörünün çalıştırılması
Burada Türkiye'nin sosyal yapısı karşımıza bir kısıt olarak ortaya çıkıyor. İstihdam bilgilerini içeren tabloyu incelediğimizde, Türkiye'de emek faktörü ile ilgili bir problem olduğunu görüyoruz. Bu problem yalnızca işsizlikten ibaret değildir. İşsizlikten daha vahim olan unsur, işgücünün düşük olmasıdır.

İŞGÜCÜ = Çalışanlar + İş Arayanlar

Yani işgücü bir ekonomik faaliyette bulunarak gelir elde etmek isteyenlerin sayısıdır. Örneğin, nüfusu 81 milyon olan Almanya'da 41 milyon insan işgücünde (çalışan sayısı 39 milyon) çalışmak istiyorken, 77 milyon nüfuslu Türkiye'de yalnızca 27 milyon insan (çalışan sayısı 24 milyon) çalışmak istemektedir.

Türkiye'de bu sayının düşük olmasının sebepleri çeşitlidir. Nüfusun genç olması (okul çağındaki nüfus), 90'lı yıllardaki erken emeklilik sebebiyle işgücünden erken çıkanlar ve ev hanımı sayısının fazla olması bu sebepler arasında sayılabilir. Yalnızca miktar açısından konuya yaklaşırsak bile, 39 milyon insanın yaptığı üretim ile 24 milyon insanın yapmış olduğu üretim miktarı aynı olmayacaktır.

Bu sayılar aynı zamanda Türkiye'deki kişi başına gelirin düşük olmasının da sebebidir. Almanya'da 39 milyon çalışanın geliri 81 milyon kişi arasında paylaştırılırken, Türkiye'de 24 milyon çalışanın geliri 77 milyon insan arasında paylaştırılmaktadır. Bu durumda Almanya'da 1 çalışan kendisi dahil 2,07 kişinin geçimini sağlarken, Türkiye'de 1 çalışan kendisi dahil 3,2 kişinin geçimini sağlamaktadır. Türkiye'nin, sıralamada yerini hedeflediği Birleşik Krallık'ta ise 64 milyonluk nüfusun 32 milyonu işgücüne dahil iken, 29 milyon insan üretim yapmaktadır. Yani Birleşik Krallık'ta her bir çalışan kendisi dahil 2,2 kişinin geçimini sağlamaktadır (Bu sayıların sosyal güvenlik sistemi ile ilişkisine dikkat ediniz).

Günümüzdeki demografik ve sosyal yapı ile üretim miktarının arttırılması (en azından hedefe ulaşacak şekilde) mümkün değildir.

b) Varolan emek faktörünün verimliliğinin arttırılması
Çalışan sayısının aynı kalması durumunda da insanların daha fazla üretim yapmaları sağlanabilir. Bunun için sermaye ve eğitime odaklanılmalıdır. Eğitimli insanlar daha fazla üretim yaparak daha fazla gelir elde edebilirler.

Bu kısım ile ilgili bilgilere ise tablonun en sağ sütunundan ulaşılabilir. Türkiye'de çalışanlar kişi başına ortalama 60.000 $'lık üretim yapıyorlar. Bu değer ABD'de 118.000 $, Almanya'da 94.000 $ ve 10. sırada olan Birleşik Krallık'ta 87.000 $'dır.

Bu şartlar altında Türkiye'nin ekonomide ilk 10 içinde olabilmesi için en az 29 milyon kişiye istihdam sağlaması ve bu kişilerin ortalama 87.000 $ üretim yapması gerekmektedir. Yani emek faktörünün verimliliği yaklaşık % 50 artmalı ve çalışan sayısı 4 milyon artmalıdır.

Aslında mevcut sosyal durumda bu da çok kolay değil. Türkiye'de kadınların işgücünün dışında kalması sebebiyle, belirli bir işi yapabilme yeteneği olan kadınlar çalışmamakta, bunun yerine daha az yetenekli olan erkekler istihdam edilmektedir. Eğer belirli iş kollarında daha yetenekli olan kadınlar istihdam edilseydi, çalışan başına üretim 60.000 $ değil 70.000 $ olabilirdi ve bu da Türkiye'yi 1,680 trilyon $ ile 14. sıraya yükseltebilirdi.

Türkiye yukarıdaki 2. yolu seçerse, yani yüksek fiyatlı üretim yapmak isterse
Türkiye eğer yüksek fiyatlı mal ve hizmetleri üretmek isterse, takip edeceği politika yine emek faktörünün verimliliğini arttıran sermaye ve eğitime önem vermesi olacaktır. Burada ise üretim miktarı aynı kalmakta, fakat üretilen ürünler daha yüksek fiyattan satılabilen kaliteli ve özel ürünler olmalıdır. Türkiye'de otomobil, cep telefonu, bilgisayar ve yazılım tasarlanıp üretilmelidir. Bu seçenek aynı zamanda orta gelir tuzağından çıkış için de gerekli anahtardır.

Aşağıdaki görselde, 23.160 çalışana sahip THY'nin 4,3 milyar $ piyasa değerine karşılık, 55 çalışana sahip Whatsapp'ın 19 milyar $'lık piyasa değeri olduğuna işaret edilmektedir. Daha da kötüsü, Türkiye'nin devleri olan THY, Turkcell ve Tüpraş'ın piyasa değerinin, 55 kişinin çalıştığı Whatsapp kadar etmemesidir.

13 Ekim 2015 Salı

Enerji Yatırımları, Ekonomi ve İstihdam

Ekonomi bilimi, kıt kaynaklar ve sınırsız ihtiyaçlar arasındaki ödünleşim üzerine kuruludur. Dolayısıyla alternatif maliyet, ekonomi bilimindeki her ifadenin altında gizlenmiş bir şekilde bizi beklemektedir. Dolayısıyla ekonomik kararlar için "en iyi" değil, "belirli şartlar altında en iyi" söz konusudur. Amaçlarımız, kısıtlarımıza göre şekillenir.

Yukarıdaki görsel, farklı enerji alternatiflerine yatırılacak olan 1 milyon ABD Doları'nın kaç kişilik tam zamanlı istihdam yarattığını göstermektedir. Yenilenebilir enerjiler alanları 17 ile 12 kişi arasında istihdam yaratırken, konvansiyonel enerji alanları 14 ile 4 kişi arasında istihdam yaratmaktadır.

Bu şartlar altında, Türkiye hangi enerji alanına yatırım yapmalıdır? Görseldeki alternatiflerin her birisi, belirli oranlarda istihdam ve ekonomik çıktı yaratmaktadır, dolayısyla yeterlilik ve çevre gibi değişkenleri dışarıda bırakarak konuya yalnızca ekonomik açıdan yaklaşıyoruz.

A) Eğer belirli bir yatırım bütçesi ayrılmışsa, az sayıda çalışan ve buna karşılık yüksek oranda verimlilik isteniyorsa nükleer alternatifi tercih edilmelidir. Bu sayede emek faktöründen az miktarda kullanılarak üretim yapılabilir ve emek faktörünün ücretleri de yüksek olur.

B) Eğer belirli bir yatırım bütçesi ayrılmışsa, çok sayıda çalışan ve buna karşılık düşük verimlilik kabul ediliyorsa, yenilenebilir alternatifi tercih edilmelidir. Bu sayede emek faktörü yüksek miktarda kullanılarak üretim yapılabilir ancak emek faktörünün ücretleri düşük olur.

Yukarıdaki alternatifler içinde, bir yatırım yapılacağı zaman ilk akla gelen, yaratacağı yüksek istihdam sebebiyle yenilenebilir enerji teknolojileri olacaktır. Aslında kısa ve orta vadede Türkiye gibi istihdam problemi olan bir ülke için de doğru kabul edilebilir. Tabii ki çözülmek istenen problem istihdam problemi ise. Eğer Türkiye'nin problemi ekonomik etkinlik ise, bu durumda tercih etmesi gereken alternatif nükleer enerjidir çünkü sermaye-yoğun bir yatırımdır. Yani daha az işgücü ile daha fazla üretim yapılmasına olanak verir. Bu da daha az insan ile daha yüksek miktarda üretim anlamına gelmektedir.

Eğer A alternatifi seçilirse, "istihdamsız büyüme" denilen bir olguyla karşı karşıya kalınır. Ekonomik büyüme gerçekleşir ancak toplumdaki işsiz sayısında kayda değer bir azalma gerçekleşmez. Buna karşılık, daha az insanla, daha yüksek miktarda ekonomik çıktı yaratılabilir, yani ekonomi daha verimli bir şekilde çalışır. Kişi başına düşen milli geliri arttırmanın yolu bu mekanizmadır.

Eğer B alternatifi seçilirse, istihdam artışı gerçekleşir ancak daha az miktarda ekonomik çıktı artışı, çok sayıda insan tarafından bölüşülür. Aslında bu alternatif, Türkiye'nin birkaç yıldır içinde bulunduğu (Tarihe bakarsanız 500 yıldır) "Orta Gelir Tuzağı"nın içinde bulunmasının sebebidir. Yanlış uygulanan sosyal devlet politikaları sebebiyle üretim faktörünün (emek) verimliliği artmadan yalnızca üretim faktörü sayısının artması ile bir üretim artışı gerçekleşmektedir.

Sonuç olarak yine de Türkiye'nin içinde bulunduğu durumda (şimdilik) kaynaklarını yalnızca ekonomik verimlilikten değil, aynı zamanda istihdamdan yana kullanması mantıklıdır fakat popülist politikalar sebebiyle bu politikanın devam etmesi, Türkiye'nin orta gelir tuzağında sıkıştığı süreyi de uzatmaktadır.



Not: Bu tartışmada yenilenebilir ve konvansiyonel enerji teknolojilerinin negatif ve pozitif dışsallıkları ihmal edilmiştir.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...