Hakkımda

Enerji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Enerji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2017 Çarşamba

Petrol Fiyatlarının Tarihi


Petrol, endüstriyel ölçekte 1859 yılında Pennsilvanya eyaletinde çıkarılmaya başlandıktan sonra, çeşitli aşamalardan geçerek dünyanın en önemli enerji girdisi haline gelmiştir. Her alanda kullanılıyor olması, rezervlerinin asimetrik dağılımı gibi sebeplerle arzı ve talebi de birçok faktöre bağlı olarak değişiyor ve haliyle fiyatı etkileniyor. Yukarıdaki grafik, ABD Doları'nın 2013 yılındaki satın alma gücü ile 1861-2014 ham petrol varil fiyatını göstermektedir.

1850'li yıllarda petrol ilaç ve aydınlatma amaçlı olarak kullanılmaktaydı. Bu amaçla kullanılan diğer ürünler ise balina yağı ve hava gazıydı. Petrol ise bu emtialara rakip olarak ortaya çıktı. 1860'lı yıllardan itibaren ise petrolden elde edilen gaz yağı aydınlatma için kullanılmaya başlandı. Bu kullanım alanının ortaya çıkması ve ABD İç Savaşı esnasında finansman amacıyla ikamesi olan ürünlere vergi empoze edilmesi ile talep petrole kaydı ve fiyatı yükseldi.

1860'ların ortalarında ise "petrole hücum" dönemi ile birlikte ABD petrol üretimi 7 kat arttığından az fazlası sebebiyle petrol fiyatları hızla düşmüştür. 

Petrol fiyatlarının bir süre nispeten istikrarlı devam etmesinin ardından, 1890'larda Thomas Edison elektrikle aydınlatmayı gerçekleştirmiş ve petrolden elde edilen gaz yağına olan talep azalmıştır. Böylece petrol fiyatlarında bir düşüş ortaya çıkmıştır. Petrol teknolojiye yenilmiştir. Ancak petrolü zayıflatan teknoloji, 1900'lü yıllarına başında petrole tekrar hayat vermiştir. İlk başlarda elektrik ile çalışacak şekilde tasarlanan arabalar, içten yanmalı motorun keşfedilmesi ve yüksek verimle çalıştırılabilmesi sayesinde petrol talebini tekrar canlandırmıştır.

I. Dünya Savaşı öncesinde İngiltere ve Almanya donanma gemilerini kömürden petrol teknolojisine geçirmeye karar verdiler. Böylece I. Dünya Savaşı için petrol talebi de hazır bir şekilde beklemeye koyuldu. Haliyle de I. Dünya Savaşı'nın stratejik amaçlarından birisi de petrol rezervi olduğu düşünülen bölgelere hakim olmaktı.

1929 yılında petrol talebini etkileyen iki önemli olay gerçekleşmiştir. Birincisi arabaların yaygınlaşması ve talep artışı, ikincisi ise Büyük Depresyon sebebiyle gerçekleşen talep düşüşü. İkincisi daha ağır bastığından, talep azalmış ve fiyatlar düşmüştür.

I. Dünya Savaşı'nın ardından Almanya sentetik petrol üretimi üzerinde çalışmaya başlamıştır. Aslında bunun sebebi enerji kıtlığının savaşı kaybetme sebeplerinden birisi olarak görmesidir. Aynı hatayı yine tekrarlamak istemeyen Almanya doğal kaynaklara ve sömürgelere sahip olmadığı için teknoloji geliştirme konusunda hırslı davranmıştır ve aslında başarılı da olmuştur. 1940'ta Almanya'nın sentetik yakıt üretimi günlük 72.000 varil seviyesine ulaşmıştır. 1943 yılında ise bu miktar 124.000 varile çıkacaktır. Tabii ki Almanya bir yandan da petrol rezervlerine ulaşmak için çabalamaya da devam etmiştir. Bu amaç uğrunda, Hazar Bölgesi'ni kontrol altına almak için Rusya harekatını gerçekleştirmiş, ancak başarısız olmuştur. ABD'nin savaşa dahil olmasıyla birlikte, ABD Almanya'yı savaş dışı bırakmak için sentetik yakıt tesislerini bombalamıştır ve Almanya her iki dünya savaşında da enerji kıtlığının kurbanı olmuştur.

II. Dünya Savaşı'nın ardından, ABD petrol stratejisini değiştirmiştir. Savaş esnasında ABD müttefiklerin bütün petrol ihtiyacını karşılamıştı fakat bunu karşılığında bazı eyaletlerde petrol kıtlığı ortaya çıktı ve savaş sonrası ABD'nin petrol ithalatı petrol ihracatını geçti. ABD'nin stratejisi artık kendi rezervlerini saklamak ve ithal petrol kullanmak yönündeydi. ABD'nin dünyaya gerçekleştirdiği petrol arzı da azalınca petrol fiyatları tekrar yükseldi. Ortadoğu petrolleri henüz küresel talebi karşılayacak bir üretim seviyesinde oldukça uzaktı. Yine aynı dönemde iki petrol tankeri battınca küresel petrol taşımacılığında faaliyet gösteren 288 petrol tankeri bakıma alındı. Böylece kıtalararası petrol taşımacılığı da bir süreliğine durdu.

1956 yılında Mısır önemli petrol yollarından birisi olan Süveyş Kanalı'nı millileştirerek kapattı. Böylece Ortadoğu petrolünün Avrupa'ya akışı kesilmiş oldu. Bu olaydan sonra ise petrolün boru hatları ile taşınması enerji arz ve talep güvenliği açısından önemli hale geldi. Aynı dönemde elektrik üretiminin petrolden nükleere kaydığı da gözlemlenebilir.

1958 yılında Sovyetler Birliği'nin küresel petrol piyasasına girmeye çalışması sonucu petrol fiyatları düşmeye başladı. 1961 yılında ise Libya aynı şekilde satıcı olarak piyasaya girdi ve petrol fiyatlarındaki düşüş devam etti. 1967 yılında İsrail ve Arap ülkeleri arasındaki 6 gün savaşı sebebiyle Avrupa'ya petrol akışı bir kez daha durdu ancak Avrupa'nın talebi ABD tarafından karşılandı.

1970'li yıllarda petrol fiyatları düşmeye devam ederken 1973 yılında ikinci bir Arap-İsrail çatışması, Yom Kipur savaşı başladı. İsrail'e yardım eden devletlere petrol akışı tamamen kesildi. Ham petrol varil fiyatı dört kattan fazla yükseldi. Hemen sonrasında ise bir OPEC ülkesi olan Venezuela bütün yabancı petrol şirketlerini kamulaştırdı. Bu ise teknoloji sahibi petrol ithalatçısı ülkeleri bir kez daha yenilenebilir ve nükleer kullanmak konusunda motive etmiştir. Ayrıca bu gelişmelerin ardından 1974 yılında Uluslararası Enerji Ajansı kurulmuştur.

1970'li yılların sonunda İran Devrimi ile petrol arzının kesileceği korkusu (1973 tecrübeleri ile) sayesinde stoklama güdüsü sonucu petrol fiyatları bir kez daha keskin bir yükseliş yaşamıştır. Bu dönemden sonra uzun bir süre petrol fiyatları istikrarlı gitmiştir ve yenilenebilir enerji konusu tekrar unutulmuştur. 2000'li yıllardan itibaren küresel ekonomik büyüme dalgası petrol fiyatlarını istikrarlı bir şekilde yükseltirken özellikle AB ülkeleri yenilenebilir enerji teknolojilerine oldukça önemli destekler sağlamışlardır ancak hem 2008 finansal krizinin AB ülkelerinde bir mali krize dönüşmesi, hem de talepin azalması sonucu petrol fiyatlarının düşmesi ile yenilenebilir enerji sektöründeki büyüme de tekrar yavaşlamıştır.

13 Şubat 2017 Pazartesi

Enerjide Arzı mı Arttıralım, Talebi mi Kısalım?


Birincil fosil enerji kaynakları şimdilik neredeyse her türlü ekonomik faaliyetin bir girdisini oluşturmaktadır. Dolayısıyla günümüzde enerji yoksa üretim ve tüketim de yok sonucuna ulaşılabilir. Üzerinde düşünülmesi gereken konu ise, ne kadar enerji ile ne kadar üretim ve tüketim yapılacağıdır. Burada ekonomi bilimi devreye giriyor. Ekonomi, kıt kaynakların istek ve ihtiyaçlara en etkin biçimde tahsis edilmesi üzerine çalışan bir bilimdir ve bu durumda üretim istek ve ihtiyaç, enerji ise kaynak kesimini temsil etmektedir.

Türkiye'nin büyük bir enerji açığı olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Piyasaya arz edilen enerjinin yaklaşık %70'i ithalat yoluyla elde edildiğinden, en azından alternatif maliyet olarak (döviz dengesi açısından) kıt bir kaynak olduğu sonucu çıkarılabilir. Türkiye'nin dövize olan şiddetli ihtiyacının (Türkiye, ithalatsız üretim yapamayan bir ekonomik yapıya sahiptir) veri olduğu bir durumda enerji dengesi nasıl kurulmalı?

Enerji üretimi enerji tüketiminden büyük olduğundan, döviz açığını minimize edecek yöntem enerji üretimini arttırmak ve/ya enerji tüketimini azaltmaktır. Enerji üretimini arttırmak mevcut duruma çok mümkün görünmüyor çünkü temel enerji girdileri olan kömür, petrol ve doğal gaz Türkiye'nin siyasi sınırları içerisinde nadir rastlanan kaynaklar. Bu şartlar altında azalan verimler kanunu devreye girecek ve enerji üretimin arttırmaya çalıştıkça, üretilen enerjinin maliyeti de artacaktır. Enerji tüketimini doğrudan doğruya azaltmak da doğru bir karar olmayacaktır çünkü enerji tüketiminin azaltılması demek reel sektördeki üretimin ve istihdamın da azaltılması demektir.

Buradan üretimin bir veri ve sabit olduğu kabul edilerek, tüketimin kontrol altında tutulabileceği söylenebilir fakat bedeli ne olacaktır? Ekonomi biliminde her tercih bir maliyet unsurudur aynı zamanda. Enerji talebini kısarak ithalatın azaltılmasının maliyeti de üretim düşüşü şeklinde kendisini gösterecektir. Tam bu noktada enerji verimliliği çözüm olarak karşımıza çıkmaktadır.

"Enerji Yoğunluğu", belirli bir değerdeki üretimi gerçekleştirmek için (1.000 $ diyelim) gereken enerji miktarı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla kısıt 1.000$ tutarında üretim yapmak, amaç ise bu üretimi gerçekleştirmek için kullanılacak enerji miktarını minimize etmektir. Böylece daha az enerji harcayarak daha fazla gelir elde edilebilir. Günümüzde ise Türkiye'nin mevcut ekonomik yapısıyla bunu gerçekleştirmek hayli zor görünüyor. Henüz kendi sanayi devrimini tamamlayamamış bir ülkenin çok az enerji harcayarak çok fazla üretim gerçekleştirecek şirketleri yoktur. Tam aksine, yüksek miktarda enerjiye ihtiyaç duyan, buna karşılık dünya piyasalarında emtialaşmış ve dolayısıyla düşük bedelli ürünler üretilebilmektedir. Enerji girdisini düşürerek aynı üretimi tutturmak biraz uzun dönemli bir çözüm gibi duruyor.

Daha düşük enerji yoğunluğu için atılacak bir diğer adım ise, mevcut enerji kullanımını düşürerek aynı faydayı sağlamayı amaçlamaktır. Bu açıdan enerjinin mevcut kullanım alanlarında iyileştirmeler gerekmektedir. Yalıtım malzemeleri, doğal aydınlatma sistemlerinin kullanımı, az yakıt tüketen arabalar, elektrik üretim teknolojilerindeki değişimler örnek olarak verilebilir. Konu tamamen kaynakların etkin kullanılması. Akla hangisi gelirse gelsin; enerji, döviz, insan, herhangi bir kaynağı sınırsızmış gibi kullanmak, hayati bir hatadır.

İthalat yapacak kaynaklara sahip olunamayabilir ama işin talep ayağında her zaman iyileştirme yapılabilir. Türkiye'nin problemi, bolluk ekonomisinin büyüsüne kapılıp tüketim yapmasıdır. Bolluk ekonomisi içinde yaşamayı hakedenler, bol üretim yapan ülkelerdir. Bu açıdan Türkiye bir tüketim ekonomisidir ve bu tüketimi de borç ile gerçekleştirmektedir. 2015 yılı itibarıyla Türkiye'nin brüt tasarruflarının milli gelire oranı % 14'tür. Tüketim toplumu dediğimiz ABD'nin ise % 19'dur. Çin ise gelirinin % 48'ini tasarruf etmektedir. Yatırım istatistikleri ise Türkiye için %20, ABD için % 20, Çin için ise % 43'tür. Bu ülkeler arasında Türkiye açık vermektedir ve dolayısıyla tüketim toplumu sıfatını haketmektedir. Peki Türkiye yatırımları ve tasarrufları arasındaki % 6'lık farkı nasıl karşılamaktadır? Bu da devletin bütçe dengesizliği ve ülkenin borçlanması vasıtasıyla sürekli açık vermesidir. Bu açığın bedeli ise maalesef faiz ve faiz vasıtasıyla ülke dışına giden kaynaklardır. Ülkenin borçlanma faizi yükseldiği zaman veya dışarıdan kaynak bulamadığı zaman ise varlıklarını satarak tüketimine devam etmekten başka çare kalmayacaktır.

20 Ocak 2017 Cuma

Enerji Arzı ve Talebi


Bu aralar bir süreliğine unutulmuş veya gündemin oldukça arka sıralarına düşmüş olan yerli otomobil projesine bir de Türkiye'nin enerji politikaları açısından bakmakta fayda var çünkü başlı başına bir politika önerisi.

Türkiye'nin birincil fosil enerji kaynakları (kömür, petrol ve doğal gaz) yeterli olmaktan çok uzak olduğunu biliyoruz. Buna rağmen tüketim, kaynak yetersizliği dinlemeden artmaya devam ediyor. Türkiye'nin ithalatının yaklaşık %20'si birincil enerjidir. Yani neredeyse Türkiye'nin cari açığına eşit. Bu yetersizlik ise bize iktisat tanımını hatırlatıyor.

İktisat biliminin günümüzde kabul gören en yaygın tanımı 1932 yılında Lionel Robbins tarafından şu şekilde yapılmıştır: 

"Ekonomi, insan davranışlarını alternatif kullanımları olan kıt kaynaklar ve ihtiyaçlar arasındaki ilişki şeklinde inceleyen bir bilimdir"

Bu tanım enerji açısından Türkiye'nin durumunu oldukça iyi açıklıyor. Türkiye'nin sınırlı enerji kaynakları var ve bu kaynakların arzı nüfus artışına ve ekonomik büyümeye paralel bir şekilde arttırılamıyor. Bu durumda enerjinin tüketiminde ekonomik davranmak gerekli. Burada ekonomik davranmaktan kasıt "lüzumsuzsa söndür" tavsiyesinin çok ötesinde uzun vadeli stratejiler gerektirmektedir.

Doğal kaynak arzının esnekliği düşüktür. Türkiye'deki petrol, doğal gaz ve kömür rezervlerinin miktarları arttırılamaz ancak daha verimli kullanılabilir. Teknolojik gelişmeler sayesinde güneş ve rüzgar enerjisi bu kıt kaynakları ikame edebilir. Tam bu noktada konunun tüketim yani talep tarafı devreye giriyor.

Rüzgar, güneş ve hidrolik enerji yenilenebilir enerji teknolojileridir ve aslında yine doğaya bağlı olduklarından inelastik bir arza sahiptirler. Türkiye'nin yağış rejimi düzensiz olduğundan özellikle yaz aylarında hidrolik santrallerin potansiyeli düşebilir. Güneş yıllık ortalamada yaklaşık 4,2 saat/gün, rüzgar ise 8 saat/gün elektrik üretimi sağlamaktadır. Yani bu teknolojiler güvenli ve kesintisiz bir elektrik enerjisi kaynağı olarak görülemezler.

Türkiye'de son dönemlerde yenilenebilir enerjiye önemli yatırımlar yapılmaktadır ancak bu birincil enerji ithalatında bir iyileşme sağlayamamaktadır. Yatırımların enerji ithalatını azaltabilmesi için arz değil talep yanlı bir yaklaşım daha doğru olur.

Türkiye'nin en büyük enerji ithalatı kalemleri ham petrol ve doğal gazdır. Yukarıda sayılan yenilenebilir enerji yatırımları petrol ithalatını azaltmaz çünkü ham petrol türevlerini yakıt olarak kullanan araçların talebinde herhangi bir değişiklik yok. Doğal gaz ve kömür ithalatını ise etkileyebilir çünkü bu iki kaynak elektrik üretiminde de kullanıldığından ithalat talepleri bir miktar azalabilir. Yine doğal gazın yarısı elektrik için kullanılırken diğer yarısı ısınma amaçlı olarak kullanılmaktadır. Evler elektrikle ısıtılmadığı sürece doğal gaz ithalatının ciddi ölçüde azalması da mümkün değil. Üstelik doğal gazın ısınma amaçlı tüketimi kışın gerçekleşiyor, yani güneş enerjisinden elektrik üretiminin en aza indiği dönemde.

Hatırlatmakta fayda var: Kaynak arzını istediğimiz gibi kontrol edemesek de kaynak talebini iyi bir planlamayla kontrol edebiliriz.
  • Elektrikli araba bu noktada devreye girebilir ve bir semboldür. Araçlar elektrik ile çalışmadığı sürece ham petrol ithalatında bir azalma olmayacaktır.
  • Evler doğal gaz dışında bir kaynak ile ısıtılmadığı sürece doğal gaz ithalatında da kayda değer bir azalma olmaz. Burada kömür dönüşün de bir anlamı yok. Çıkar yol elektrik ile birlikte ısıl güneş enerjisi teknolojilerinden destek almaktır.
  • Güneş enerjisi sistemlerini, rüzgar türbinlerini ve diğer termik santral mekanizmaları Türkiye'de üretilmediği sürece birincil enerji ithal etmek yerine teknoloji ithal edilmektedir. Dolayısıyla parasal olarak çok da farklı sonuçlara ulaşılmamaktadır.
  • Özellikle Türkiye için enerji verimliliği yüksek ürünler zorunlu tutularak hem üretimin enerji esnekliği arttırılmalı hem de 1.000$ GSYH için harcanması gereken enerjiyi gösteren enerji yoğunluğu düşürülmelidir.
Bunlar ilk akla gelen basit, doğru ama uygulaması zor çözümler. Ekonomi biliminin tanımını dikkate alarak, refah seviyesi ve ithalat gücü yüksek ülkelerin bile enerji ithalatına bir çözüm getirme gayretlerini görerek yalnızca arz yönlü değil talep yönlü adımlar da atılmalıdır ki Türkiye'nin ihtiyacı olan çok değerli sermaye birikimi adeta bolluk varmış gibi kullanılmasın.

13 Ekim 2016 Perşembe

Türkiye'de Petrol Rezervi Bulunsa Ne Olur?


Sık aralıklarla ekonomik krizlere yakalanan, döviz kurlarından yüksek oranda etkilenen, sık aralıklarla gerçekleşen akaryakıt fiyat artışları ile alım gücünü ölçen Türk vatandaşlarının en büyük hayallerinden birisi, Türkiye'de bir gün petrol bulunması (veya çıkartılmasına izin verilmeyen petrolün çıkartılmaya başlaması bkz: Türkiye'de Neden Petrol Yok) ve bu sayede refaha kavuşmaktır.

Durum gerçekten böyle mi? Eğer Türkiye'de bir gün petrol bulunursa Türkiye'nin refahı artar mı? Artarsa ne kadar artar?

Basit bir analiz yapabilmek için iki tane değişkene ihtiyacımız var. Burada seçilen değişkenler, ülkelerin günlük ham petrol üretimler (dikey eksen) ve ülkelerin HDI (Human Development Index - İnsani Gelişmişlik Endeksi) sıralamasıdır. Bir ülkede bu ölçüde değerli bir kaynağın bulunmasının iyi olup olmadığı ise başka bir konudur.

Öncelikle Türkiye topraklarında petrol bulunması durumunda bunun neyi etkileyeceğini, yani refah artışının ne ile ölçüleceği belirlenmelidir. Burada refah göstergesi olarak İnsani Gelişmişlik Endeksi (HDI) Kullanılmıştır. İnsani Gelişmişlik Endeksi hesaplanırken ülkedeki ortalama yaşam süresi, eğitim süresi ve milli gelir kullanılmaktadır. Ülkedeki petrol rezervelerinin veya üretiminin doğrudan etkilediği herhangi bir değişken olmadığınan kullanılması uygundur. Ayrıca bu çalışmada bir nedensellik aranmamaktadır. Ayrıca grafiğin daha basit görünmesi için petrol üretimi günlük 1.000 varilin altında olan ülkeler çalışmaya dahil edilmemiştir.

Türkiye insani gelişmişlik sıralamasında 72., günlük petrol üretiminde ise  61. sıradadır.

Ülkedeki petrol, bir ülkenin gelişmişliğini ne kadar etkileyebilir? Grafiğe göre cevap % 2 (korelasyon katsayısı 0,15)'dir. Basit bir örnek verirsek, Türkiye'nin 61.000 veril olan günlük petrol üretimi % 100 artarak 122.000 varilye yükselirse Türkiye'nin gelişmişlik sıralamasında 72. sıradan 63. sıraya yükselir. Bu durumda dahi günlük 15.000 varil üreten Şili, 13.000 varil üreten Belçika, 11.000 varil üreten Çek Cumhuriyeti'nin gerisinde olacaktır. Bunlarla birlikte Türkiye mevcut durumda zaten 2.438.000 varil üreten Nijerya, 1.856.000 varil üreten Angola, 1.013.000 varil üreten Hindistan, 3.364.000 varil üreten Irak ve 4.607.000 varil üreten Çin'in oldukça ilerisindedir.

Elde bu bilgiler varken, refah artışının kaynağı olarak petrolü görmek yanıltıcı bir arayıştır. Petrol ve doğal kaynaklar önemlidir ancak bütün zenginliği doğal kaynaklarda aramak ya ülkenin enerjisinin ve kaynaklarının boşa gitmesine ya da umutsuzluk ve tembelliğe sürükler.

Kaldı ki petrol bulunsa bile bulunan petrolün ülkeye nasıl bir etki yapacağı belli değildir (bkz: Kaynak Laneti , Rybczynski Teoremi , Hollanda Hastalığı).

6 Ekim 2016 Perşembe

Enerji Milliyetçiliği - Yedi Kızkardeş'ten OPEC'e

Enerji milliyetçiliği (genel olarak doğal kaynak milliyetçiliği), bir ülkedeki toplumun sahip olduğu topraklardaki doğal kaynakları kullanım hakkının kendilerinde olduğu fikridir. Dolayısıyla çeşitli sebeplerle bu fikri benimseyen ülkeler, enerji kaynakları ile ilgili daha devletçi politikalar izlemektedirler. Haliyle de bu durum çokuluslu şirketlerin çıkarılarıyla çatışmaktadır.

Enerji milliyetçiliği gerekli midir, bu insanların yaklaşımına göre değişir. Eğer bir toplum her alanda liberal bir politika benimsemişse, enerji milliyetçiliğinin özellikle devlet eliyle gerçekleştirilmesi toplumun politikasına aykırıdır. Tabii ki diplomaside sürekli bir değişim olduğundan, ülkenin gerçekleri ve önceliklerinin sıralamaları da değişmektedir. Bunun dışında enerji alanında istisnai bir politika benimsenerek liberalizme rağmen devletçi ilkelerle de hareket edilebilir.

Enerji milliyetçiliği fikri farklı kaynaklardan doğabilir:

1) Ülkenin yeraltı zenginliklerinin ticarete konu olan bir meta olarak ele alınması toplumun hoş karşılamadığı bir durum olabilir. Eğer rasyonel bir temeli yoksa, çıkan sesler "bizim vatandaşlarımızın hakkı olan kaynaklar neden başka ülkelere peşkeş çekiliyor?" şeklinde bir itiraz, enerji milliyetçiliğinin dayanak noktası olacaktır.

2) Enerji milliyetçiliğinin rasyonel temellerine bakarsak, ülkenin doğal kaynakları kullanılarak başka ülke şirketlerinin zengin olması istenmeyen bir durum haline gelir. Bu durum mantıklıdır çünkü insanlar kendi ülkelerinin sahip olduğu doğal kaynaklardan kendileri getiri elde etmek ister. Ayrıca bu bakışın rasyonel olmasının bir diğer sebebi de, gelecekteki güvenlik riskleridir. En azından dışarıdan makul bir fiyata enerji temin edilebildiği sürece ülkenin kendi doğal kaynaklarını kullanmaması veya ihraç etmemesi de bu kategoriye girmektedir.

Enerji kaynaklarının çıkarılması ve işletilebilmesi, sermaye, teknoloji ve nitelikli işgücü gerektirmektedir.
Ekonomik açıdan sorun tam burada başlıyor: Ya bu ülkenin enerji kaynaklarını işletecek teknolojisi, sermayesi ve nitelikli işgücü yoksa veya yeterli değilse?

Bu durumda ülkenin önünde iki seçenek bulunmaktadır:

1) Ülke enerji kaynaklarını kullanmayacak, ithalata devam edecektir. Bu kaynakları kendi kullansa bile pahalıya üretim yapacağından, ithal edilene göre daha yüksek maliyet ile enerjiyi elde edecek ve yabancı ülkelere kaynak transferi yapmak zorunda kalacaktır.

2) Yetersiz teknoloji, sermaye ve işgücü sebebiyle pahalıya üretim yapmak yerine enerji kaynaklarını kullanmayarak yalnızca ithalat yapacak ve yine yabancı ülkelere kaynak transferi yapacaktır. Yani her iki alternatif de aynı kapıya çıkıyor.

Muhtemel maliyet dezavantajına ve liberalizme rağmen enerji milliyetçiliği dünyada yükselme eğiliminde. Bunun sebebi ise ekonomik savaşlar ve diplomaside silah ihtiyacı.

Özellikle 70'lerdeki petrol şokları ile yükselişe geçen enerji milliyetçiliği ile enerji kaynakları ticarete konu bir mal olmasının yanı sıra, diplomasite bir silah olma özelliğini da kazanmıştır. Ayrıca bu dönemde özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki zengin enerji kaynaklarının yukarıda belirtilen sebeplerle yabancı şirketler tarafından işletilmesi esnasında özellikle petrol şoku ile birlikte yabancı şirketlerin karlarının artması dikkat çekmiştir ve gelir dağılımları bozulmuştur. Yine enerji kaynakların gelişmekte olan ülkelerde bulunması sebebiyle çokuluslu şirketler kazançlarını kar transferleri ile yurtdışına çıkardıklarında, toplumun bu kardan pay almadığı şeklinde bir propaganda ile karşı karşıya kalmışlardır.

Enerji milliyetçiliğinin son yıllarda yükselmesinin bir diğer sebebi ise, bu modelin dünyada işleyebildiğinin görülmesidir. Eskiden enerji kaynakları "Yedi Kızkardeş"in elindeydi (BP, Chevron, Texaco, Shell, Exxon, Socony, Socal). Bu şirketlerin tamamı İngiltere ve ABD kaynaklı. Bu şirketler, özellikle Ortadoğu coğrafyasındaki enerji kaynaklarının kontrolünü 2. Dünya Savaşı sonrasında ele geçirmişler ve informel bir kartel oluşturmuşlardır.

Günümüzde Yedi Kızkardeş yerini şirket bazında Gazprom, Petrobras, PetroChina, Petronas, Aramco, KMG, Socar ve Rosneft'e, ülke bazında ise OPEC ülkelerine bırakmıştır. Bu ülkelerden özellikle Rusya'nın sahip olduğu Rosneft ve Gazprom Rusya'ya diplomatik destek vermektedir.






9 Ağustos 2016 Salı

Enerjide İmkansız Üçleme


Ekonomide imkansız üçleme kavramı vardır. Aslında bu kavram ekonomi biliminin temelini oluşturan "fırsat maliyeti"nin bir örneğidir. Ekonomi bilimindeki imkansız üçleme, dışa açık bir ekonomide para otoritesinin üç farklı politikayı aynı anda hedefleyemeyeceğini veya kontrol edemeyeceğini anlatan bir ifadedir. Bu üç politika ise şunlardır:
1) Sabit döviz kuru
2) Serbest sermaye hareketleri
3) Bağımsız para politikası (faiz, enflasyon)

Aynı durum enerji politikalarında da geçerlidir. Yukarıdaki şekilde enerjinin imkansız üçlemesi görülmektedir. Şekle göre, ucuz enerjiyi, çevreyi en az etkileyecek şekilde ve kesintisiz enerjiyi aynı anda elde edemeyiz (En azından mevcut teknoloji ile).

Temiz Enerji (Rüzgar, güneş): Yenilenebilir enerji üçgenin üst köşesini temzil eder ve bize temiz enerji sağlar. Burada temiz enerjiden kasıt karbon salınımı gerçekleşmemesidir. Ancak doğayı kontrol etmeye çalıştığımızdan veya yalnızca doğanın bize sunduklarından faydalanabildiğimiz için maliyeti yüksektir. Ayrıca yine bu enerjinin kaynağı doğa olduğundan, güneş olduğu sürece, rüzgar estiği sürece ve yağmur yağdığı sürece enerji üretilebilir. Dolayısıyla enerji tedariğinde kesintiler ortaya çıkabilir. Dolayısıyla temiz enerji istiyorsak, enerji tedariğinde kesintiyi ve yüksek maliyeti göze almalıyız.

Ucuz Enerji: Her birey, şirket ve ülke enerjinin ucuz bir şekilde elde edilebilmesini ister ancak bu ucuzluğun da para dışında bazı alternatif maliyetleri vardır. Kömür ucuz bir enerji kaynağıdır ve kömür ile çalışan termik santrallerde elektrik üretimi insanların kontrolündedir. Dolayısıyla elektrik üretiminde kesinti olma ihtimali düşüktür. Bununla beraber kömür madenlerinin çevreye verdiği zararlar ve kömürün yakılması ile atmosfere karışan karbon çevre kirliliğine yol açmaktadır. Kömür madenlerine  ve termik santrallere yönelik çevresel düzenlemeler ise az veya çok enerji maliyetini arttıran unsurlardır.

Kesintisiz Enerji: Hiç kimse bu kadar hayatın içinde olan elektriğin kesilmesini istemez ve buna yönelik tekolojiler kullanır. Nükleer santraller, doğal gaz çevrim santralleri ve termik santraller kesintisiz enerji sağlayabilir ancak bu teknolojiler de diğer hedeflerden bir miktar sapılmasına sebep olabilir. Nükleer santraller yılın 330 günü çalışabilir ancak Türkiye örneğine gelirsek pahalıdır. Doğal gaz ise ithalat yapılabildiği sürece elektrik sağlayabilir (Doğal gaz yandığı zaman Karbonmonoksit değil Karbondioksit açığa çıkar) ve temiz enerji sınıfında sayılabilir.

Bu bilgilerden yola çıkılarak, tıpkı ekonomideki imkansız üçlemede olduğu gibi, enerjideki imkansız üçlemede de tek bir doğru yol yoktur. Her ülke kendisine uygun bir bileşim seçebilir veya bir çapa uygulayabilir.

Güneş enerjisi santralleri Türkiye'de yaklaşık yılın % 20'sinde elektrik üretebilir. Rüzgar santrallerinin kapasite faktörü ise % 30'dur. Doğal gaz çevrim santrallerinin kapasite faktörü % 80 civarındadır. Diğer termik santraller de yaklaşık bu kapasiteye sahiptir.

Bu durumda Türkiyenin enerji planlaması basitçe ve sözlü olarak şöyle olmalıdır:

Güneşin olduğu saatlerde güneş enerji santralleri ağırlıklı olarak çalışmalı ancak yine de yeterli değil. Yaz mevsiminde yüksek üretim olmasına rağmen kış aylarında düşük bir üretim olacaktır. Güneşin planlanması nispeten kolay çünkü güneşin doğduğu ve battığı saatler belli.

Rüzgar türbinlerinin yılın % 30'unda çalışmaktadır ama hangi % 30'unda? Özellikle Ege bölgesinde yaşayanlar ve tatile gidenler mutlaka gözlemlemişlerdir. 20 tane türbin varsa bunların yarısı döner, diğer yarısı ise dönmez. Rüzgarın hızı her zaman sabit değildir. Türbinler güneşin olduğu saatlerde elektrik üretip, tam güneşin battığı ve güneş enerjisi santrallerinin devreden çıktığı saatlerde durabilir. Elektrik anlık olarak üretilip tüketilen bir enerji olduğundan bu büyük bir problem yaratmaktadır.

Anlık kesintileri dengeleyebilmek için ise doğal gaz çevrim santralleri ve hidrolik santraller kullanılmaktadır. Bunların özelliği anında elektrik üretimi gerçekleştirebilmeleridir. Doğal gaz çevrim santrallerinde düğmeye basıldığı anda elektrik üretilmektedir. Hidrolik santrallerde ise türbinleri çevirecek olan suyun önündeki kapağın açılması yeterlidir.

Kömür de bir termik santral olmasına rağmen, kömür santrallerinin devreye girmesi birkaç saati bulabilir fakat elektrikte kimsenin birkaç saat bekleyecek zamanı yoktur. Nükleer santraller de bu sınıfta sayılabilir ancak farklı sebeplerle.

Mevcut veriler ile şu sonuca varabiliriz: Kömür ile çalışan termik santraller ve nükleer santraller sürekli çalışacak, rüzgar türbinleri ve güneş enerjisi santralleri doğa izin verdiği sürece elektrik üretecek, doğal gaz çevrim santralleri ve hidrolik santraller ise dalgalanmayı dengeleyecekler.

Teorik olarak doğru olsa da tabii ki bu kadar kolay değil. Uluslararası anlaşmalar, satınalma garantileri, mevcut kapasiteler, elektrik maliyeti ve iletim gibi kısıtlar bu bileşimden sapılmasına sebep olmaktadır.

1 Haziran 2016 Çarşamba

LNG, Türkiye ve Geleceği


LNG (Liquefied Natural Gas) sıvılaştırılmış doğal gaz için kullanılan bir kısaltmadır. Doğal gazın sıvılaştırılmasının sebebi ise taşıma ve depolama kolaylığıdır. LNG, doğal gazın 1/600 oranında sıkıştırılarak sıvı hale geçişi ile elde edilir. Dolayısıyla 1 metreküp LNG, 600 metreküp doğal gaz anlamına gelmektedir. Doğal gazın hacminin bu kadar yüksek bir oranda azaltılabilmesi ve bu şekilde depolanması veya taşınabilmesi için ise -162 santigrat derecede tutulması gerekmektedir.

Doğal gazın ana bileşeni olan Metan 1886 yılında sıvılaştırılmıştır. Doğal gazın depolama amaçlı olarak sıvılaştırılması ise 1930'lu yıllarda gerçekleşmiştir. Bu tarihten sonra ise LNG'nin ticari kullanımı artmıştır. Böylece artık birim hacimda daha fazla enerji depolanabilir ve taşınabilir hale gelmiştir. Böylece doğal gazın ticari ürün olma özelliği bir kat daha artmıştır. Özellikle LNG gemilerinin sayısının artmasıyla birlikte doğal gaz ticareti yalnızca boru hatlarına bağlı bir sektör olmaktan çıkmıştır.

Türkiye, kullandığı birincil enerjinin büyük bir kısmını ithal etmekte, bu enerjinin ise büyük bir kısmını ısınma ve elektrik üretimi amaçlı olarak tüketilen doğal gaz oluşturmaktadır. Türkiye'nin doğal gaz konusundaki problemi ise kaynak çeşitliliğinin yeterli olmamasıdır.

Türkiye'de doğal gaz rezervi ve üretimi yeterli olmaktan çok uzaktır (yaklaşık % 99 ithal) bu sebeple talebin arz ile dengelenebilmesi için teknik imkanların tamamı seferber edilmeye çalışılmaktadır.

Özellikle Rusya ile yaşanan kriz esnasında hiç kimse "Rusya bize savaş açar mı?" diye düşünmemiştir. İnsanların aklına gelen ilk konu -yaklaşan kış mevsiminin de etkisiyle- "Rusya doğal gaz akışını keser mi?" olmuştur.

Türkiye'nin yıllık doğal gaz tüketimi yaklaşık olarak 50 milyar metreküptür. Bu miktarın yaklaşık % 55'i Rusya'dan boru hatları ile (Mavi Akım ve Batı Hattı), % 14'lük kısmı LNG gemileri ile ve geri kalan % 30'luk kısmı ise yine boru hatları ile Azerbaycan ve İran'dan ithal edilmektedir.

Türkiye'nin herhangi bir sebeple boru hatları ile aldığı doğal gazda herhangi bir kesinti yaşanması durumunda spot LNG pazar dengeleyici bir çözüm olarak akla gelmektedir. Sıvı halde gemilerle gelen LNG'nin depolanması ve yeniden gazlaştırılmasına yönelik kapasiteler bu çözümün yeterliliğini göstermektedir. Türkiye'de iki adet LNG gazlaştırma tesisi bulunmaktadır. Bunlar BOTAŞ'a ait Marmara Ereğlisi gazlaştırma tesisi ve EGEGAZ'a ait Aliağa gazlaştırma tesisidir. Bu iki tesisin toplam gazlaştırma kapasitesi yıllık 12 milyar metreküp. Bu da soğuk geçen kış mevsimlerinde yaklaşık 2 aylık tüketimi karşılayabilecek kapasitede olduğu anlamına gelir. Halihazırda tüketilen LNG dikkate alındığında ise Türkiye'nin depolama kapasitesi ile iki haftalık doğal gaz stoku bulunmaktadır.

Boru hatları ile gelen doğal gazda bir kesinti olması durumunda (iki haftadan daha uzun) LNG ile bu sorunu çözebilir miyiz?

Dünyadaki LNG gemileri ortalama 120.000 metreküp kapasiteye sahip. Bu da bir geminin yaklaşık 70.000.000 metreküp doğal gaz taşıyabileceği anlamına geliyor (taşıma esnasında yaklaşık % 5-7 kayıp yaşanmaktadır).Türkiye'de en soğuk dönemlerde ise ayda yaklşaık 5 milyar metreküp doğal gaz tüketilmektedir. Bu durumda yalnızca LNG kullanılması durumunda ayda 120.000 metreküp LNG kapasiteli en az 72 geminin (5.000.000.000/70.000.000) Türkiye'ye LNG taşıması gerekmektedir ki bu oldukça düşük bir ihtimaldir. Her ne kadar LNG'nin yaygınlığı artsa ve çok sayıda LNG gemisi inşaa halinde olsa da bu kapasitedeki 72 geminin bir ay boyunca yalnızca Türkiye için çalışması çok olanaklı değildir.

Bir şekilde LNG ithalatı kısmının halledildiğini varsayarsak, Türkiye'de bulunan LNG terminallerinin günlük gazlaştırma kapasitesi ise 35 milyon metreküp. Türkiye'nin sen soğuk dönemdeki günlük doğal gaz tüketimi ise yaklaşık 170 milyon metreküp. Bu da mevcut durumda LNG ile günlük tüketimin en fazla % 20'sini karşılanabileceği anlamında gelmektedir.

Bu rakamlardan yola çıkarak, LNG vasıtasyıla sadece İran veya Azerbaycan'dan gelen doğal gazda bir kesinti olması durumunda LNG talebi karşılayabilecek durumda olduğu sonucuna varılabilir (Zaten mevcut talebin %14'ü LNG ile karşılanmaktadır. ayrıca kesintinin süresi de önemli).

2016 yılı itibarıyla, dünyada 621 milyon metreküp LNG kapasitesine sahip 417 gemi bulunmaktadır. Toplam 13 milyon metreküp LNG kapasitesine sahip 84 gemi ise yapım aşamasındadır ve 2019 yılına kadar hepsi teslim edilecektir.  Gelecekte LNG'nin öneminin artacağı çok açık ancak orta vadede boru hatları ile taşıma ağırlığını korumaya devam edecektir. LNG ise, yüksek miktarda doğal gaz ve bağımlılık içeren boru hatlarında ortaya çıkan problemleri dengeleyici bir unsur olacaktır.

8 Aralık 2015 Salı

Enerjide Kaynak Çeşitliliğinin Önemi ve Rusya

Türkiye'nin coğrafi sebeplerle yeterli birincil enerji kaynaklarına sahip olmaması, yüksek oranda ithalatı gerektirmektedir (doğal gaz için % 99, ham petrol için % %90, Taş Kömürü için % 90). Bu ithalat bağımlılığı Türkiye için risklerin dağıtılması ve yönetilmesi sürecini ve performansını ön plana çıkarmaktadır.

Rusya, uzun yıllar boyunca Türkiye'nin önemli hidrokarbon tedarikçilerinden birisi olmuştur. Rusya ile olan enerji ticareti o kadar büyümüştür ki, 24 Kasım 2015 tarihindeki uçak düşürülmesi hadisesi sonrasında insanların ilk sorduğu soru "Rusya doğal gazı keser mi?" olmuştur. Bu soru bize Türkiye'nin enerji arz güvenliğinde kaynak ülke çeşitliliğinin yetersiz olduğunu göstermektedir.

Enerji arz güvenliğinin unsurlarından birisi, enerji kesintisi risklerini azaltmak amacıyla kaynak ülke çeşitliliğine gidilmesidir. Kaynak çeşitliliğini ve riskini ölçebileceğimiz bir araç olarak HHI (Herfindahl-Hirschman Index) kullanılabilir. Endeks 0 ile 100 (yönteme göre 0-10.000 de olabilir) arasında değer alır ve büyüdükçe çeşitliliğin azaldığını ve riskin arttığını gösterir.

NOT: HHI değeri değerlendirilirken yorumlama önem arz etmektedir. 100 üzerinden 35 düşük bir sonuç gibi görülebilir ancak doğal gazda ithalatın % 54'ünü yalnızca Rusya'dan yapıyoruz ve elde ettiğimiz doğal gaz çeşitliliği riski % 35'tir. Bu sebeple ölçeklendirme doğru yapılmalıdır. Aşağıdaki şekilde aralıklar belirlenmesi yanlış olmayacaktır:

40-100 arası       : Risk Derecesi 5
30-39 arası         : Risk Derecesi 4
20-29 arası         : Risk Derecesi 3
10-19 arası         : Risk Derecesi 2
00-09 arası         : Risk Derecesi 1

Aşağıdaki grafikte, Türkiye'nin 2014 yılında ham petrol ithal ettiği ülkelerin listesi ve ithalat içindeki payları görülüyor:
Rusya ile geçmiş yıllarda daha yüksek olan ham petrol ticareti 2014 yılında düşmüştür. Rusya 2014 yılı içinde Türkiye'nin ham petrol ithalatında % 3'lük bir paya sahiptir. HHI, Türkiye'nin ham petrol ithalatındaki kaynak ülke çeşitliliği için 0,22 çıkmaktadır. Bu endeks ne kadar düşük olursa, risk de o kadar az olacaktır. Dolayısıyla Türkiye'nin petrol ithalatındaki çeşitlilik riskinin % 22 olduğunu söyleyebiliriz (Risk derecesi 3).

Petrol konusunda alternatif çok olmasına rağmen, doğal gaz için aynı şeyler söylenemez. Doğal gaz sevkiyatı için yüksek miktarda yatırım maliyeti gerektiğinden (Mavi Akım, TANAP ve diğer doğal gaz boru hatları) hem alıcı hem satıcı için uzun vadeli kontratlar gerekmektedir. Diğer bir alternatif olan LNG ise tankerlerle taşındığından boru hatları kadar güvenilir ve süreklilik arz eden bir tedarik kaynağı olmamasının yanında nispeten daha pahalıdır.

Aynı hesaplama, Türkiye'nin doğal gaz ithalatı ile ilgili olarak da yapılabilir. Aşağıdaki grafik, Türkiye'nin 2014 yılında ithal ettiği doğal gazın kaynak ülkelerini ve ithalat içindeki paylarını göstermektedir.
Türkiye'nin doğal gaz ithalatı için HHI hesaplandığından, sonuç 0,35 çıkmaktadır. Yani Türkiye'nin doğal gaz ithalatında çeşitlilik riski % 35'tir (Risk derecesi 4). Doğal gaz için HHI değerinin ham petrolünkinden daha yüksek çıkmasının sebebi, doğal gazda Rusya'nın %55, İran'ın %18 ve Azerbaycan'ın %12 paya sahip olmalarıdır. Dolayısıyla belirli ülkelerde yoğunlaşma vardır. Son dönemde Rusya ile ortaya çıkan krizde bütün gözlerin doğal gaza çevrilmesinin sebebi de budur.

Türkiye'nin birincil enerji arzındaki önemli unsurlardan bir diğeri ise kömürdür. Türkiye'de Linyit yeterli miktarda bulunsa da Linyit'in kendisi çevrim açısından yetersiz bir kaynaktır. Bu sebeple Taş Kömürü kullanımı gerekmektedir. Taş kömürü'nde ise ham petrolde olduğu gibi % 90 dışarıya bağımlılık söz konusudur. Aşağıdaki grafikte, Türkiye'nin ithal etmiş olduğu Taş Kömürü'nün kaynak ülkelere göre dağılımı görülmektedir.

Dağılım açısından Taş Kömürü'nde de ham petrol benzeri bir durum söz konusudur. Taş Kömürü ithalatı çeşitliliğinde HHI değeri 0,22'dir (Risk derecesi 3). Yani ithalatta kaynak ülke çeşitliliği riski % 22'dir denilebilir.

Birincil enerji dışında, en önemli ikincil enerji olan elektrik konusuna da dikkat edilmesi gerekmektedir çünkü elektrik, birincil enerji kaynakları (doğal gaz, petrol, kömür) kullanılarak üretilen ve bunları belirli oranlarda ikame etme yeteneğine sahip bir enerji türüdür. Aşağıdaki grafik, Türkiye'nin 2014 yılında elektrik üretiminde kullandığı kaynakları göstermektedir:
Elektrik üretiminde de doğal gaz ithalatına benzer bir durum söz konusudur. 2014 yılında elektrik üretiminde kaynak (yakıt) çeşitliliği için HHI 0,34'tür. Yani Türkiye'nin elektrik üretiminde, yakıt çeşitliliği açısından risk % 34 denilebilir (Risk derecesi 4). Rusya'nın doğal gazda kesintiye gitmesi ihtimalinin insanları korkutmasının sebebi, doğal gazın yalnızca evlerde ısınma amaçlı değil, daha çok elektrik üreitmi için kullanılıyor olmasıdır. Bu açıdan da elektrik kapasitesinde çeşitliliğe gidilmesi, enerji arz güvenliği açısından önemlidir. Son yıllarda yenilenebilir enerji konusunda atılan adımlar, yalnızca temiz bir çevre için değil, enerji arz güvenliği açısından da somut gelişmeler sağlayacaktır.

25 Kasım 2015 Çarşamba

Türkiye-Rusya Doğal Gaz İlişkisi

Türkiye ile Rusya arasındaki en büyük ticari emtia, doğal gazdır. Türkiye'nin yalnızca % 0,70'ini yerli üretim ile karşılayabildiği doğal gaz arzının en büyük kaynağı % 54,7 ile Rusya Federasyonu'dur. Rusya Federasyonu aynı zamanda Türkiye'nin en büyük ithalat ortağıdır. Türkiye toplam ithalatının % 10,4'ünü (petrol ve doğal gaz dahil) Rusya'dan gerçekleştirmektedir. Türkiye ise % 4,9 ile Rusya'nın 6. büyük ihracat pazarıdır. Doğal gaz ve petrol ise Rusya'nın GSYH'sının % 16'sını, bütçesinin % 52'sini, ihracat gelirinin ise % 70'ini oluşturmaktadır.

Türkiye Doğal Gazı Nereden İthal Ediyor?

Aşağıdaki tabloda, Türkiye'nin 2014 yılında ithal etmiş olduğu doğal gazın ülkelere göre dağılımı görülmektedir.

Ülke
İthalat Miktarı (Milyon m3)
Pay (%)
Rusya
26.975
54,7
İran
8.932
18,1
Azerbaycan
6.074
12,3
Cezayir
4.179
8,4
Nijerya
1.414
2,8
Diğer (spot LNG)
1.689
3,4
Toplam
49.262



Tablodan da anlaşılacağı üzere, Rusya Türkiye'nin en büyük doğal gaz tedarikçisidir ve Türkiye'nin kullanmış olduğu doğal gazın yarısından fazlasını Rusya tedarik etmektedir. Doğal gaz ithalatı yapılan ülkelerden Rusya, İran ve Azerbaycan'dan boru hatları vasıtasıyla; Cezayir, Nijerya ve diğer ülkelerden ise LNG olarak ithalat yapılmaktadır.

Türkiye Doğal Gazı Nerede Tüketiyor?

Doğal gazın Türkiye'deki kullanım alanları da ithalat ile benzer şekilde dengesizliklere sahne olmaktadır. Aşağıdaki tablo, 2014 yılında Türkiye'nin tüketmiş olduğu doğal gazın sektörlere göre dağılımını göstermektedir.
Sektör
Miktar (Milyon m3)
Pay (%)
Çevrim
23.441
48,12
Enerji
367
0,75
Ulaşım
86
0,18
Sanayi
12.375
25,40
Hizmet
3.018
6,20
Konut
9.304
19,10
Diğer
122
0,25


2014 yılında Türkiye'nin tüketmiş olduğu doğal gazın % 48,12'si elektrik üretiminde kullanılmıştır. Yani Rusya'nın gönderdiği doğal gazın neredeyse tamamının elektrik üretimine ve hizmet sektörüne ayrıldığı söylenebilir. Tabloda verilmiş olan miktar ve oranlar, kış aylarında konut tüketimi lehine değişmektedir.

Asıl Problem Kış Aylarında

Doğal gaz ithalatı ile ilgili problemler için aylık bazda inceleme yapmak doğru olacaktır. Aşağıdaki tablo, 2015 Ocak ve Şubat, yani Türkiye'nin en fazla doğal gaz tükettiği iki aydaki doğal gaz ithalatının tedarikçi ülkelere göre dağılımını göstermektedir.

2015 Ocak
2015 Şubat

Milyon m3
Pay (%)
Milyon m3
Pay (%)
Azerbaycan
577,36
% 11,55
536,11
% 11,57
Belçika
82,61
% 1,65


Cezayir
314,59
% 6,29
318,39
% 6,87
İran
810,26
% 16,21
688,48
% 14,86
İspanya
84,80
% 1,70


Katar
261,56
% 5,23
386,92
% 8,35
Nijerya
86,30
% 1,73
245,48
% 5,30
Norveç
90,98
% 1,82


Rusya
2.689,33
% 53,81
2.459,12
% 53,06
TOPLAM
4.998,80

4.634,50

 

2015 yılında Ocak ve Şubat aylarında tüketilen (Türkiye özelinde ithal edilen de denilebilir) doğal gazın % 53'ü yine Rusya'dan ithal edilmiştir. Rusya ile yaşanması muhtemel herhangi bir kriz döneminde, doğal gaz arzının kesilmesi gündeme gelirse, Türkiye'nin ne ile karşılaşacağının bilinmesi açısından, en kötü senaryo olarak kış aylarındaki tüketimin esas alınması gerekmektedir. Aşağıdaki tablo, 2015 Ocak ayında Türkiye'nin doğal gaz tüketiminin kırılımını göstermektedir.
Sektör
Miktar (Milyon m3)
Pay (%)
Çevrim
1.667,12
30,04
Enerji
9,80
0,17
Ulaşım
7,24
0,13
Sanayi
1.123,25
20,54
Hizmet
525,44
0,9
Konut
2.065,66
37,78
Diğer
68,15
0,12
TOPLAM
5.446,66



Rusya'dan doğal gaz arzının kesilmesi durumunda ise kış aylarında Türkiye'nin yaklaşık 2,5 milyar metreküp doğal gaz açığı oluşacaktır ve bu açığı karşılayacak bir veya birkaç ülke bulunmamaktadır. Bu sebeple Azerbaycan'dan ve Irak'tan gelecek olan doğal gaz, Türkiye'nin ithalatta kaynak ülke çeşitliliğinin arttırılarak riskin azaltılması açısından oldukça hayati projelerdir.

İçinde bulunduğumuz 2015 yılının Ocak ayında, doğal gazın % 37,78'i konutlarda tüketilirken, % 30,04'ü elektrik üretimi amacıyla çevrim sektöründe, % 20,54'ü ise enerji ihtiyacını karşılamak amacıyla sanayide tüketilmektedir. Bu tablo bizi, doğal gaz gibi ithal bir emtianın Türkiye'de dengesiz ve riskli bir şekilde kullanıldığı sonucuna ulaştırmaktadır. Bu dengesizliğin bir sonucu olarak, Türkiye'nin konutlarda elektrik ile ısınma alternatifi de ortadan kalkmaktadır çünkü ne konutların altyapısı şimdilik buna uygundur ne de doğal gazdan oluşacak açığı, güvenli, temiz ve ucuz bir şekilde kapatacak elektrik kapasitesi vardır (2015 yılında yağışların yeterli olması sebebiyle bir problem yaşanmayabilir ancak termik santrallerde kullanılan kömürün de önemli bir kısmı Rusya'dan ithal edilmektedir).

Türkiye'nin 2014 yılı içinde üretmiş olduğu elektriğin kaynakları aşağıdaki grafikte görülmektedir.
Türkiye 2014 yılında ürettiği elektriğin % 48,1 gibi büyük bir kısmını doğal gaz çevrim santralleri vasıtasıyla üretmiştir. Bu grafik ve tablolardan, Türkiye'nin elektriğinin yarısının Rusya kaynakları ile üretildiği söylenebilir (Rusya'dan ithal edilen kömür bunun dışında bırakılmıştır).

Aşağıdaki grafik, 2015 yılının Ocak ayında doğal gaz ithalat miktarını ve ithalat yapılan ülkelerle birlikte, doğal gaz tüketimini göstermektedir. Grafiğe göre, Rusya'dan ithalatın kesilmesi durumunda konutların tamamına gaz verilemezken, elektrik üretiminin kaynaklarının yaklaşık % 35'inde kesilme olacaktır.

Türkiye doğal gaz konusundaki risklerin farkındadır ve bunun için önlemler almaktadır (riskin bu kadar artmış olmasının sebebi ise, arz açığı sebebiyle geçmiş dönemde aceleyle ve plansız bir şekilde yapılan yatırımlardır). Kısa vadede konuşulabilecek olan önlemlerden birisi ise doğal gaz depolama tesisleridir. Bir kısıt olarak kış ayları ele alındığında, Türkiye'nin 30 gün içinde yaklaşık 5 milyar metreküp doğal gaz tükettiği görülmektedir. Türkiye'nin ise kullanabileceği doğal gaz depolama kapasitesi yaz aylarında yeterli olsa da kış ayları için en fazla 15-20 gündür.

* 2014 yılı sonunda doğal gaz stok miktarı: 1.873.080.000 metreküp
* 2015 Eylül ayı sonu itibarıyla stok miktarı: 2.181.860.000 metreküp

Geçmiş depolama istatistiklerine göre en yüksek stok miktarı 2014 Eylül ayında 2.611.470.000 metreküp seviyesindedir.

Doğal gaz ithalatı uzun vadeli kontratlar ve yüksek maliyetli boru hatları ile yapıldığından, bütün diplomatik krizlerin Türkiye ile Rusya arasında doğal gaz problemine dönüşmesi düşünülemez. Ayrıca Türkiye'nin doğal gaz konusunda farklı alternatiflere yönelmesine sebep olacak, en azından bu adımları hızlandıracak yaptırımların uygulanması Rusya'nın uzun vadeli menfaatlerine aykırıdır. Bütün bunlara rağmen, Rusya'nın gerektiğinden doğal gaz arzını kesebileceğini de son 10 yıl içinde bütün dünya tecrübe etti. Ayrıca Rusya, Türkiye üzerindeki doğal gaz kaynaklı gücünün de farkındadır Bu sebeple doğal gaz satışının durdurulduğunun duyulması ihtimali düşük de olsa bulunmaktadır. İlerleyen dönemlerde, boru hatlarında bakım ve pompalama istasyonlarındaki arızalar sebebiyle doğal gaz arzında problem olduğu haberleri gelebilir. Ayrıca, bütün bir Marmara bölgesini besleyen Batı Hattı; Rusya, Ukrayna, Romanya ve Bulgaristan'dan geçmektedir. Rusya'nın başta Ukrayna olmak üzere bu ülkelerden birisi ile yaşadığı problemi bahane etmesi durumunda ise Batı Hattı'nın akışını durdurma ihtimali bulunmaktadır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...