Hakkımda

20 Ocak 2017 Cuma

Enerji Arzı ve Talebi


Bu aralar bir süreliğine unutulmuş veya gündemin oldukça arka sıralarına düşmüş olan yerli otomobil projesine bir de Türkiye'nin enerji politikaları açısından bakmakta fayda var çünkü başlı başına bir politika önerisi.

Türkiye'nin birincil fosil enerji kaynakları (kömür, petrol ve doğal gaz) yeterli olmaktan çok uzak olduğunu biliyoruz. Buna rağmen tüketim, kaynak yetersizliği dinlemeden artmaya devam ediyor. Türkiye'nin ithalatının yaklaşık %20'si birincil enerjidir. Yani neredeyse Türkiye'nin cari açığına eşit. Bu yetersizlik ise bize iktisat tanımını hatırlatıyor.

İktisat biliminin günümüzde kabul gören en yaygın tanımı 1932 yılında Lionel Robbins tarafından şu şekilde yapılmıştır: 

"Ekonomi, insan davranışlarını alternatif kullanımları olan kıt kaynaklar ve ihtiyaçlar arasındaki ilişki şeklinde inceleyen bir bilimdir"

Bu tanım enerji açısından Türkiye'nin durumunu oldukça iyi açıklıyor. Türkiye'nin sınırlı enerji kaynakları var ve bu kaynakların arzı nüfus artışına ve ekonomik büyümeye paralel bir şekilde arttırılamıyor. Bu durumda enerjinin tüketiminde ekonomik davranmak gerekli. Burada ekonomik davranmaktan kasıt "lüzumsuzsa söndür" tavsiyesinin çok ötesinde uzun vadeli stratejiler gerektirmektedir.

Doğal kaynak arzının esnekliği düşüktür. Türkiye'deki petrol, doğal gaz ve kömür rezervlerinin miktarları arttırılamaz ancak daha verimli kullanılabilir. Teknolojik gelişmeler sayesinde güneş ve rüzgar enerjisi bu kıt kaynakları ikame edebilir. Tam bu noktada konunun tüketim yani talep tarafı devreye giriyor.

Rüzgar, güneş ve hidrolik enerji yenilenebilir enerji teknolojileridir ve aslında yine doğaya bağlı olduklarından inelastik bir arza sahiptirler. Türkiye'nin yağış rejimi düzensiz olduğundan özellikle yaz aylarında hidrolik santrallerin potansiyeli düşebilir. Güneş yıllık ortalamada yaklaşık 4,2 saat/gün, rüzgar ise 8 saat/gün elektrik üretimi sağlamaktadır. Yani bu teknolojiler güvenli ve kesintisiz bir elektrik enerjisi kaynağı olarak görülemezler.

Türkiye'de son dönemlerde yenilenebilir enerjiye önemli yatırımlar yapılmaktadır ancak bu birincil enerji ithalatında bir iyileşme sağlayamamaktadır. Yatırımların enerji ithalatını azaltabilmesi için arz değil talep yanlı bir yaklaşım daha doğru olur.

Türkiye'nin en büyük enerji ithalatı kalemleri ham petrol ve doğal gazdır. Yukarıda sayılan yenilenebilir enerji yatırımları petrol ithalatını azaltmaz çünkü ham petrol türevlerini yakıt olarak kullanan araçların talebinde herhangi bir değişiklik yok. Doğal gaz ve kömür ithalatını ise etkileyebilir çünkü bu iki kaynak elektrik üretiminde de kullanıldığından ithalat talepleri bir miktar azalabilir. Yine doğal gazın yarısı elektrik için kullanılırken diğer yarısı ısınma amaçlı olarak kullanılmaktadır. Evler elektrikle ısıtılmadığı sürece doğal gaz ithalatının ciddi ölçüde azalması da mümkün değil. Üstelik doğal gazın ısınma amaçlı tüketimi kışın gerçekleşiyor, yani güneş enerjisinden elektrik üretiminin en aza indiği dönemde.

Hatırlatmakta fayda var: Kaynak arzını istediğimiz gibi kontrol edemesek de kaynak talebini iyi bir planlamayla kontrol edebiliriz.
  • Elektrikli araba bu noktada devreye girebilir ve bir semboldür. Araçlar elektrik ile çalışmadığı sürece ham petrol ithalatında bir azalma olmayacaktır.
  • Evler doğal gaz dışında bir kaynak ile ısıtılmadığı sürece doğal gaz ithalatında da kayda değer bir azalma olmaz. Burada kömür dönüşün de bir anlamı yok. Çıkar yol elektrik ile birlikte ısıl güneş enerjisi teknolojilerinden destek almaktır.
  • Güneş enerjisi sistemlerini, rüzgar türbinlerini ve diğer termik santral mekanizmaları Türkiye'de üretilmediği sürece birincil enerji ithal etmek yerine teknoloji ithal edilmektedir. Dolayısıyla parasal olarak çok da farklı sonuçlara ulaşılmamaktadır.
  • Özellikle Türkiye için enerji verimliliği yüksek ürünler zorunlu tutularak hem üretimin enerji esnekliği arttırılmalı hem de 1.000$ GSYH için harcanması gereken enerjiyi gösteren enerji yoğunluğu düşürülmelidir.
Bunlar ilk akla gelen basit, doğru ama uygulaması zor çözümler. Ekonomi biliminin tanımını dikkate alarak, refah seviyesi ve ithalat gücü yüksek ülkelerin bile enerji ithalatına bir çözüm getirme gayretlerini görerek yalnızca arz yönlü değil talep yönlü adımlar da atılmalıdır ki Türkiye'nin ihtiyacı olan çok değerli sermaye birikimi adeta bolluk varmış gibi kullanılmasın.

11 Ocak 2017 Çarşamba

Sermaye-Emek İlişkisi ve Sömürü


Emek sömürüsü, uç noktası kölelik olan bir kavramdır. Köleliğin yasal olduğu dönemlerde dünyanın çeşitli bölgelerinde ve toplumlarında insanlar istekleri dışında, yalnızca yaşamak için gereken asgari girdiler için çalışmak zorunda bırakılmıştır. Dolayısıyla Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi'nde yalnızca birinci basamakta kalmışlardır.

(Bir üretim faktörü olan emeğin karşılığı olan ücret verilmeyince de -kesinlikle tek faktör veya kaynak değil- batı medeniyetinin sermaye birikimi ortaya çıkabilmiştir. Marx'ın "artık değer" kavramı da buna karşılık gelmektedir)

Günümüzde ise ortaçağ anlamında köleliğin ortadan kalktığı söylenebilir ancak emeğin sömürüsü tamamen ortadan kalkmamıştır. Bununla birlikte, emek faktörünün her koşulda sömürüldüğü iddiası da devam etmektedir. İnsanların yaşadığı, kuralları insanların koyduğu ve her şeyin insan için yapıldığı algısının olduğu bir dünyada bu iddianın ortaya çıkması da normaldir. Abraham Lincoln'ün yukarıdaki sözü bu bakış açısının bir sonucudur (Emek sermayeden bağımsızdır ve sermayeden önce gelir. Sermaye yalnızca emeğin ürünüdür. İlk önce emek olmadan sermaye asla var olamaz. Emek sermayeye göre üstündür ve daha büyük bir değeri hak etmektedir). Kapitalizmin en önemli temsilcisi olan Amerika Birleşik Devletleri'nin, üstelik Cumhuriyetçi Parti mensubu başkanına ait bir söz.

İnsanlar yalnızca akıllarıyla değil, duygularıyla da hareket ederler. Saatlerce, en ağır işlerde çalışarak, hayatını tehlikeye atarak "hak ettiği düşünülen" ücretin çok daha altında emeğini satabilen insanlar, para kazanmak için başka insanların tenezzül etmeyeceği işlerde çalışan işçiler herkesin vicdanına dokunur. Peki bu emek sömürüsü müdür?

Herkesin bildiği gibi, spor ayakkabılarına bakarsanız hemen hepsinin Endonezya ve Vietnam gibi nispeten geliri ve haliyle ücret seviyesi düşük ülkelerde yapıldıklarını görürsünüz. Bir yandan bu insanlara üzülürüz ancak yine de o insanların ürettiği ürünleri satın alırız. Acaba bu insanlar sömürülüyor mu? Ya da neden hep aynı insanlar sömürülen sınıfındalar? Bu sarmaldan bir çıkışları yok mu?

Ekonomideki tam rekabet piyasası gibi hepimizin kafasında ideal ve mükemmel bir dünya vardır. Herkesin mutlu olduğu, istediği ücreti alabildiği, sıkıntı çekmeden yaşadığı ve ailesinin geleceğine yatırım yaptığı bir dünya birçok insanın hayali olabilir. Ne yazık ki gerçek dünya böyle işlemiyor. Refah için üretim yapılmalı, üretim için ise çalışılmalı. Her insanın nitelikleri aynı olmadığından, işlerin niteliği de aynı olmuyor. Bu durumda iş ve haliyle ücret farklılıkları ortaya çıkıyor.

Bu durum doğal olarak insanları rahatsız ediyor fakat ne yapılmalı sorusunun cevabı somut bir şekilde ortada yok. İlk başta arz ve talep grafiklerini öğrenen öğrencilerin düşündüğü gibi sorunun çözümü kolay görünüyor. Ancak sorunun çözümü için atılacak adımların yalnızca tek bir etkisi olmayacaktır.

Vietnam'da günde 10$ karşılığı çalışan birisini, spor ürünleri üreten firmanın sömürüsünden kurtarmaya çalışalım.

1) İşten istifa edilmesi: Sonuç, işsiz kaldı ve artık günlük 10$ tutarında gelirden mahrum olarak yaşayacak.
2) Fabrikanın kapatılması: Sonuç, fabrikada çalışan herkesin işsiz kalması, ülkenin GSYH'sının ve ihracatının düşmesi
3) Ücretlerin yükseltilmesi: Sonuç, fabrika daha düşük ücretlerin olduğu başka bir ülkeye gidebilir, 2. alternatif ile aynı olacaktır.

Görüleceği üzere serbest piyasa ekonomisindeki doğal düzen her şekilde kendisini gösteriyor. Bu durumda en mantıklı yaklaşım, işçilerin niteliklerinin eğitim ile arttırılarak daha fazla üretim ve daha fazla ücret elde edebilmelerinin yolunun açılması olacaktır.

Spor ürünleri üreten firmanın 100$ fiyat ile sattığı ürünün içinde, Vietnam'da saati 10 $ ücret ile çalışan işçinin katkısı ne kadar? İşçinin saatte 10 adet üretebildiğini varsayarsak, 1$ eder. Geri kalan 99$ firmaya mı kalıyor? Tabii ki hayır. İşçi tek başına bu ürünleri üretemeyeceği için bir fabrika arazisi, makine-teçhizat ve bunları bir araya getirecek bir yapıya ihtiyaç var. Bunun için de arazi sahibine, makine teçhizat sahibine ve girişimciye pay verilmelidir. Böylece üretimin gerçekleşmesi için gerekli kaynakları, yani üretim faktörlerini bir araya getirmiş olduk. Haliyle paydaşlar bunlarla sınırlı değil. Nakliye için, satış mağazaları için, müşteri hizmetleri için de ayrı kişiler ve kurumlar bu 100$'dan payını isteyeceklerdir. Mekan faydası yaratan nakliyeci bunun karşılığını alır. Mülkiyet faydası yaratan mağaza yatırımının karşılığını ister. Hal böyle iken kimin ne kadar pay alacağı bölüşüm problemini ortaya çıkarıyor ve sömürü tam bu noktada hayatımıza dahil oluyor.

Yukarıdaki paragraftaki bir noktayı tekrar etmekte fayda var. İşçi yalnızca kendi başına bu spor ayakkabıyı üretebilir mi? Bu sorunun cevabı hayır olacaktır. O halde spor ayakkabıdan elde edilen gelirin de tamamını ücret olarak alması düşünülemez.

Ekonomide dört temel üretim faktörü vardır: Toprak, sermaye, emek (ve girişim). Üretim süreci sonucunda ortaya çıkan değerden hangi faktör ne kadar pay alacak ve buna kim nasıl karar verecek? İçinde bulunduğumuz piyasa ekonomisi, "arz ve talep meselesi" diyerek işin içinden çıkıyor. Eğer ülkede toprak bolsa, toprak sahibinin elde ettiği getiri az olur. İşçi bolsa (işsizlik fazlaysa) ücretler düşük olur. Sermaye bolsa, sermayenin getirisi olan faiz düşük olur (Avrupa'da faizlerin düşük olması) ama hiç kimse sermaye sahipleri sömürülüyor, toprak sahibi sömürülüyor demez çünkü insanların davranışları yalnızca akılla açıklanmaz. İnsanların kurduğu bir düzende, her şeyin insanlar için insanların yararına çalışması gerekiyor ama emek faktöründe bir problem var. Hayalimizdeki dünyada merkezde olması gereken insan, çevreye itilmiş durumda. Merkezde ise sermaye var. Çalışmayan toprak ve işlemeyen sermaye kimseye zarar vermez ama çalışmayan bir insan toplumun gözüne batar. Bu sebeple asgari rant, asgari faiz, asgari kar gibi kavramlar yokken asgari ücret bir kanun olarak hemen her yerde vardır. Emek faktörünün sömürüldüğü düşüncesinin bir başka sebebi de sermaye sahibinin herhangi bir külfete katlanmadığı düşüncesidir. Oysa sermaye sahibi parayı biriktirerek aslında satın alabileceği ürünlerden vazgeçmiştir. Faiz de bu vazgeçişin karşılığıdır. Eğer herkes yeterli sermayeye sahip olursa, faiz de düşük olur. Aynen emek faktörünün fazla olması durumunda ücretlerin düşük olması gibi.

Serbest piyasa sistemi, ekonominin orman kanunudur. Kötülük yapmaz ama kuraları acımasızdır. Zalim değildir, yalnızca kurallarını uygular. İnsanlara kötülük yapmaz ama filtresinden geçemeyenlere de herhangi bir ayrıcalık sunmaz. Emek faktörü de üretim için gereken kaynaklardan yalnızca birisidir. Sistemin liberalizm veya sosyalizm olması sebepleri ve sonuçları değiştirmiyor maalesef. Ne olursa olsun hepsi ekonominin temel kurallarına bağlı kalmak zorunda.

Peki emek sömürüsü yok mu? Emek sömürüsü kesinlikle var ama romantizme takılıp kalmış bir şekilde değil, somut kavramlarla düşünülerek tespit edilebilir. Asgari ücretin altında işçilerin çalıştırılması, sigortalarının yatırılmaması veya eksik yatırılması, zorla ve tehdit ile çalıştırılması, iş güvenliği konusunda bilgilendirilmemeleri, yasal haklarını aramalarının önüne geçilmesi, uzun süreler çalıştırılmaları, fazla mesailerinin ödenmemesi, ücretlerinin geç ödenmesi, izinlerinin kullandırılmaması gibi uygulamalar emek sömürüsüdür. Bunun dışında bir sömürüden bahsetmek, vicdanen mümkünse de yaşamın kendi koşulları içerisinde mümkün değil. Tam bu noktada ise, amacı insanların refahını arttırmak olan bir sistemin düzgün işleyebilmesi ve insanı tamamen yok saymaması için devletin sistemi düzenleyebilecek kadar güçlü olması ihtiyacı ortaya çıkıyor.

18 Kasım 2016 Cuma

Ekonomik Kriz ve Haşlanmış Kurbağa



Özellikle sosyal bilimlerde sürekli anlatılan bir deney vardır. Kaynar suya atılan bir kurbağa sıcaklığın sebep olduğu şok ile hemen sıçrayarak kaynar sudan kurtulur fakat ılık suya atılan kurbağa suyun sıcaklığının yavaş yavaş artması sebebiyle haşlanmakta olduğunun farkında olmaz ve ölür.

Özellikle 2015 ve 2016 yıllarını kapsayan 2 yıllık süreçte insanlar sürekli bir ekonomik krizin geleceğini, krizin kapıda olduğunu veya zaten Türkiye'nin ekonomik krizi içinde olduğunu söylediler.

Öncelikle krizin tanımını yaparak başlayalım. TDK'ya göre kriz, "bir organda birdenbire ortaya çıkan fizyolojik bozukluk". Burada önemli kavram "birdenbire" ifadesidir. Dolayısıyla ekonomik kriz aniden ortaya çıkar sonrası ise depresyon veya buhran gibi kelimelerle tanımlanır.

Ekonomik kriz ise bir ülkenin enflsyon, istihdam, döviz kuru, GSYH gibi temel ekonomik göstergelerinde ortaya çıkan keskin iniş ve çıkışlardır. Her ülkede ortak olan göstergeler olduğu gibi farklı ülkelerde farklı göstergelerde değişim daha fazla olabilir.

Ekonomik krizler doğrudan dış kaynaklı değilse, bir ülke içinde basitçe şu şekilde ilerler:

1) Herhangi bir sektörde aşırı büyüme ve şişkinlik,

2) Bu sektördeki sağlıksız büyümenin sürdürülemez boyutlara ulaşmaya başlaması ve büyümenin hızının düşmesi

3) Sağlıksız ve sürdürülemez büyümenin oluşturduğu balonun patlaması (KRİZ)

4) Ekonomideki karar vericilerin yeni duruma uyum sağlamaya çalışması

5) Ekonomik faaliyetlerin yeni bir noktada dengeye gelmesi

Türkiye'nin iktisat tarihine bakıldığında, ekonomik krizler her zaman kendisini döviz kurunda artış şeklinde göstermiştir. Yani Türk insanının ekonomik krizden anladığı TL'nin değer kaybetmesi ve devalüasyondur.

Peki Türkiye'nin içinde bulunduğu durumda ne olur? İnsanlar neden ekonomik krizin yaklaşmakta olduğunu veya zaten ekonomik kriz yaşandığını iddia ediyorlar? Türkiye'de yaşananlara bir göz atılması gerekir.

1) Özellikle konut sektöründe sağlıksız bir büyüme zaten vardı. Türkiye'nin nüfusu belli olduğundan şimdi olmasa bile ileride sürdürülebilirliğin sonlarına gelinecektir.

2) Türkiye'de konut sektöründe bir yavaşlama var, eskisi kadar çok konut yapılmıyor, yapılsa da kolay satılamıyor, dolayısıyla hem konut sektörünün büyümesinde, hem de GSYH büyümesinde bir düşüş var.

3) Herhangi bir balon patlamadı, dolayısıyla krizden söz edemeyiz.

4) Ekonomide karar vericiler yeni duruma uyum sağlamaya çalışıyorlar, döviz kurunda hareketlilik var, BİST'te keskin hareketler var, siyasette bir miktar belirsizlik var ama insanlar hala ayakta.

5) Ekonomik faaliyetler yeni bir noktada dengeye gelemiyor çünkü dengeye gelecek yeni noktanın yeri sürekli değişiyor.

Bu maddelere baktığımızda aynı anda ekonomik krizin 1., 2., 4. ve 5. aşamalarında olduğumuzu görüyoruz. Tam da bu sebeple bir ekonomik kriz varsa bile insanlar farkında değil. Eskinden bir günde % 50 değer kaybı yaşayan TL (Devalüasyon olan dönemlerde) şimdi bu değer kaybını 1,5 yılda yaşıyor, dolayısıyla insanlarda herhangi bir tepki de olmuyor çünkü aniden gerçekleşen bir olay söz konusu değil. Her şey yavaş yavaş oluyor. Krizin 3. aşaması hiç gerçekleşmeyebilir. Balon patlamaz ve yavaş yavaş söner. Türkiye ekonomik kriz sürecinin, kriz hariç her aşamasını aynı anda yaşıyor ama balon patlamadığı ve ses çıkmadığı için kimse irkilmiyor.

Döviz kurunda bir artış var, işsizlikte bir artış var, enflasyon döviz kuru kaynaklı bir artış içinde, GSYH büyüme hızı potansiyel GSYH büyüme hızının altında görünüyor. Bunlar kriz işareti olmakla birlikte o kadar yavaş ilerliyor ki, insanlar da kolaylıkla adapte oluyorlar. Bu yavaş gerçekleşen krizin olumlu yönü. Fazlasıyla sinyal var. Ağır çekimde hareket eden bir düşman karşısındayız. Kötü yanı ise, düşmanın ağır çekimde hareket etmesinin insanlara sanki her şey yolundaymış izlenimi ve gereksiz bir özgüven veriyor olması. Düşmanın yavaş olması, güçsüz olduğu anlamına gelmez.

Sonuç olarak insanların Türkiye'nin içinde bulunduğu suyun bir şekilde ısındığının farkına varması ve bir ana önce buradan çıkması gerekli.

13 Ekim 2016 Perşembe

Türkiye'de Petrol Rezervi Bulunsa Ne Olur?


Sık aralıklarla ekonomik krizlere yakalanan, döviz kurlarından yüksek oranda etkilenen, sık aralıklarla gerçekleşen akaryakıt fiyat artışları ile alım gücünü ölçen Türk vatandaşlarının en büyük hayallerinden birisi, Türkiye'de bir gün petrol bulunması (veya çıkartılmasına izin verilmeyen petrolün çıkartılmaya başlaması bkz: Türkiye'de Neden Petrol Yok) ve bu sayede refaha kavuşmaktır.

Durum gerçekten böyle mi? Eğer Türkiye'de bir gün petrol bulunursa Türkiye'nin refahı artar mı? Artarsa ne kadar artar?

Basit bir analiz yapabilmek için iki tane değişkene ihtiyacımız var. Burada seçilen değişkenler, ülkelerin günlük ham petrol üretimler (dikey eksen) ve ülkelerin HDI (Human Development Index - İnsani Gelişmişlik Endeksi) sıralamasıdır. Bir ülkede bu ölçüde değerli bir kaynağın bulunmasının iyi olup olmadığı ise başka bir konudur.

Öncelikle Türkiye topraklarında petrol bulunması durumunda bunun neyi etkileyeceğini, yani refah artışının ne ile ölçüleceği belirlenmelidir. Burada refah göstergesi olarak İnsani Gelişmişlik Endeksi (HDI) Kullanılmıştır. İnsani Gelişmişlik Endeksi hesaplanırken ülkedeki ortalama yaşam süresi, eğitim süresi ve milli gelir kullanılmaktadır. Ülkedeki petrol rezervelerinin veya üretiminin doğrudan etkilediği herhangi bir değişken olmadığınan kullanılması uygundur. Ayrıca bu çalışmada bir nedensellik aranmamaktadır. Ayrıca grafiğin daha basit görünmesi için petrol üretimi günlük 1.000 varilin altında olan ülkeler çalışmaya dahil edilmemiştir.

Türkiye insani gelişmişlik sıralamasında 72., günlük petrol üretiminde ise  61. sıradadır.

Ülkedeki petrol, bir ülkenin gelişmişliğini ne kadar etkileyebilir? Grafiğe göre cevap % 2 (korelasyon katsayısı 0,15)'dir. Basit bir örnek verirsek, Türkiye'nin 61.000 veril olan günlük petrol üretimi % 100 artarak 122.000 varilye yükselirse Türkiye'nin gelişmişlik sıralamasında 72. sıradan 63. sıraya yükselir. Bu durumda dahi günlük 15.000 varil üreten Şili, 13.000 varil üreten Belçika, 11.000 varil üreten Çek Cumhuriyeti'nin gerisinde olacaktır. Bunlarla birlikte Türkiye mevcut durumda zaten 2.438.000 varil üreten Nijerya, 1.856.000 varil üreten Angola, 1.013.000 varil üreten Hindistan, 3.364.000 varil üreten Irak ve 4.607.000 varil üreten Çin'in oldukça ilerisindedir.

Elde bu bilgiler varken, refah artışının kaynağı olarak petrolü görmek yanıltıcı bir arayıştır. Petrol ve doğal kaynaklar önemlidir ancak bütün zenginliği doğal kaynaklarda aramak ya ülkenin enerjisinin ve kaynaklarının boşa gitmesine ya da umutsuzluk ve tembelliğe sürükler.

Kaldı ki petrol bulunsa bile bulunan petrolün ülkeye nasıl bir etki yapacağı belli değildir (bkz: Kaynak Laneti , Rybczynski Teoremi , Hollanda Hastalığı).

6 Ekim 2016 Perşembe

Enerji Milliyetçiliği - Yedi Kızkardeş'ten OPEC'e

Enerji milliyetçiliği (genel olarak doğal kaynak milliyetçiliği), bir ülkedeki toplumun sahip olduğu topraklardaki doğal kaynakları kullanım hakkının kendilerinde olduğu fikridir. Dolayısıyla çeşitli sebeplerle bu fikri benimseyen ülkeler, enerji kaynakları ile ilgili daha devletçi politikalar izlemektedirler. Haliyle de bu durum çokuluslu şirketlerin çıkarılarıyla çatışmaktadır.

Enerji milliyetçiliği gerekli midir, bu insanların yaklaşımına göre değişir. Eğer bir toplum her alanda liberal bir politika benimsemişse, enerji milliyetçiliğinin özellikle devlet eliyle gerçekleştirilmesi toplumun politikasına aykırıdır. Tabii ki diplomaside sürekli bir değişim olduğundan, ülkenin gerçekleri ve önceliklerinin sıralamaları da değişmektedir. Bunun dışında enerji alanında istisnai bir politika benimsenerek liberalizme rağmen devletçi ilkelerle de hareket edilebilir.

Enerji milliyetçiliği fikri farklı kaynaklardan doğabilir:

1) Ülkenin yeraltı zenginliklerinin ticarete konu olan bir meta olarak ele alınması toplumun hoş karşılamadığı bir durum olabilir. Eğer rasyonel bir temeli yoksa, çıkan sesler "bizim vatandaşlarımızın hakkı olan kaynaklar neden başka ülkelere peşkeş çekiliyor?" şeklinde bir itiraz, enerji milliyetçiliğinin dayanak noktası olacaktır.

2) Enerji milliyetçiliğinin rasyonel temellerine bakarsak, ülkenin doğal kaynakları kullanılarak başka ülke şirketlerinin zengin olması istenmeyen bir durum haline gelir. Bu durum mantıklıdır çünkü insanlar kendi ülkelerinin sahip olduğu doğal kaynaklardan kendileri getiri elde etmek ister. Ayrıca bu bakışın rasyonel olmasının bir diğer sebebi de, gelecekteki güvenlik riskleridir. En azından dışarıdan makul bir fiyata enerji temin edilebildiği sürece ülkenin kendi doğal kaynaklarını kullanmaması veya ihraç etmemesi de bu kategoriye girmektedir.

Enerji kaynaklarının çıkarılması ve işletilebilmesi, sermaye, teknoloji ve nitelikli işgücü gerektirmektedir.
Ekonomik açıdan sorun tam burada başlıyor: Ya bu ülkenin enerji kaynaklarını işletecek teknolojisi, sermayesi ve nitelikli işgücü yoksa veya yeterli değilse?

Bu durumda ülkenin önünde iki seçenek bulunmaktadır:

1) Ülke enerji kaynaklarını kullanmayacak, ithalata devam edecektir. Bu kaynakları kendi kullansa bile pahalıya üretim yapacağından, ithal edilene göre daha yüksek maliyet ile enerjiyi elde edecek ve yabancı ülkelere kaynak transferi yapmak zorunda kalacaktır.

2) Yetersiz teknoloji, sermaye ve işgücü sebebiyle pahalıya üretim yapmak yerine enerji kaynaklarını kullanmayarak yalnızca ithalat yapacak ve yine yabancı ülkelere kaynak transferi yapacaktır. Yani her iki alternatif de aynı kapıya çıkıyor.

Muhtemel maliyet dezavantajına ve liberalizme rağmen enerji milliyetçiliği dünyada yükselme eğiliminde. Bunun sebebi ise ekonomik savaşlar ve diplomaside silah ihtiyacı.

Özellikle 70'lerdeki petrol şokları ile yükselişe geçen enerji milliyetçiliği ile enerji kaynakları ticarete konu bir mal olmasının yanı sıra, diplomasite bir silah olma özelliğini da kazanmıştır. Ayrıca bu dönemde özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki zengin enerji kaynaklarının yukarıda belirtilen sebeplerle yabancı şirketler tarafından işletilmesi esnasında özellikle petrol şoku ile birlikte yabancı şirketlerin karlarının artması dikkat çekmiştir ve gelir dağılımları bozulmuştur. Yine enerji kaynakların gelişmekte olan ülkelerde bulunması sebebiyle çokuluslu şirketler kazançlarını kar transferleri ile yurtdışına çıkardıklarında, toplumun bu kardan pay almadığı şeklinde bir propaganda ile karşı karşıya kalmışlardır.

Enerji milliyetçiliğinin son yıllarda yükselmesinin bir diğer sebebi ise, bu modelin dünyada işleyebildiğinin görülmesidir. Eskiden enerji kaynakları "Yedi Kızkardeş"in elindeydi (BP, Chevron, Texaco, Shell, Exxon, Socony, Socal). Bu şirketlerin tamamı İngiltere ve ABD kaynaklı. Bu şirketler, özellikle Ortadoğu coğrafyasındaki enerji kaynaklarının kontrolünü 2. Dünya Savaşı sonrasında ele geçirmişler ve informel bir kartel oluşturmuşlardır.

Günümüzde Yedi Kızkardeş yerini şirket bazında Gazprom, Petrobras, PetroChina, Petronas, Aramco, KMG, Socar ve Rosneft'e, ülke bazında ise OPEC ülkelerine bırakmıştır. Bu ülkelerden özellikle Rusya'nın sahip olduğu Rosneft ve Gazprom Rusya'ya diplomatik destek vermektedir.






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...