Hakkımda

11 Şubat 2016 Perşembe

Rybczynski Teoremi

Uluslararası iktisat literatüründeki belli başlı teoremlerden birisi olan Rybczynski Teoremi, 1955 yılında Tadeusz Rybczynski tarafından geliştirilmiştir. Aslında bu teorem, Heckscher-Ohlin Modeli yardımıyla türetilen teoremlerden birisidir ve Hollanda Hastalığı'nı anlayabilmek için yardımcıdır.

Teorem, uluslararası iktisat, uzmanlaşma ve dış ticaret konularını ele almaktadır. Ayrıca Heckscher-Ohlin Modeli'nden türetildiği için bu modelin varsayımları da geçerlidir. Teoremi Hollanda Hastalığı'na bağlamak, oradan da Rusya ve Suudi Arabistan'ın günümüzde içinde bulundukları durumu teorem yardımıyla inceleyebilmek için kısa bir açıklama yapalım:

1) Üretim faaliyetleri dört farklı üretim faktörünün kullanılmasıyla gerçekleştirilir:
     a) Toprak (Veri-sabit kabul edilir)
     b) Sermaye (Değişebilir)
     c) Emek (Değişebilir)
     d) Girişim (Emek faktörünün özel bir türüdür)
2) Ülke tam istihdam durumundadır. Yani ülkenin elindeki bütün üretim faktörleri kullanılmaktadır.

Bu bilgiler ışığında iki mal üreten bir ülke olduğunu varsayalım. Bu ülkenin ürettiği mallar fosil yakıtlar (enerji) ve tekstil olsun.

Her iki ürün için de farklı miktarlarda emek ve sermaye kullanılmaktadır. Tabii ki fosil yakıt üretimi için daha fazla sermaye gerekirken, tekstil üretimi için daha fazla emek gerekmektedir. Böylece fosil yakıtların sermaye-yoğun, tekstilin ise emek-yoğun mallar olduğu sonucuna ulaşıyoruz.

Eğer örnek ülke fosil yakıt üretimini arttırmak isterse, kaynaklarını (emek ve sermaye) tekstil sektöründen fosil yakıt üretim sektörüne kaydırması gerekecektir. Böylece tekstil üretiminde bir düşüş gerçekleşir. Bu süreci üretim olanakları eğrisi yardımıyla inceleyebiliriz.
Yukarıdaki şekil, tekstil ve fosil yakıt (enerji) üreten bir ülkenin üretim olanaklarını göstermektedir. Şekilden de anlaşılacağı üzere, A noktasında 26 birim tekstil, 7 birim enerji üretilmektedir. Eğer ülke elindeki üretim faktörlerini (sermaye ve emek) enerji üretiminde aktarırsa tekstil üretimi azalacak, enerji üretimi ise artacaktır.

Örneğimizde kullandığımız ülke, emek yoğun mal olan tekstil üretiminden sermaye yoğun mal olan enerji üretimine yoğunlaşmak istemektedir. Bu sebeple de sermayeye daha çok ihtiyacı vardır. Ülke içinde sermayeyi kendiliğinden arttıramayacağını ve yurt dışından sermaye ithal ettiğini varsayıyoruz (çünkü ülke tam istihdamdadır). Bu durumda enerji üretimi artacaktır. Peki tekstil üretimi ne olur?

Rybczynski Teoremi tam olarak bunu açıklar. Hollanda, doğal gaz yatağı keşfederek bundan yüksek oranda üretim sağlayabilmek amacıyla dışarıdan gelen yabancı sermayenin tamamını enerji üretimi sektörüne tahsis etmiştir. Bu süreçte tekstil üretiminden enerji üretimine herhangi bir sermaye aktarımı gerçekleştirmeyi planlamamıştır.

Daha fazla sermaye ile daha fazla enerji üretimi yapmak isteyen örnek ülke amaçlamadığı halde tekstil üretiminde de düşüş yaşadığını fark eder. Sebebi ise, üretimin gerçekleştirilmesi için hem sermayeye hem de emeğe ihtiyaç olmasıdır. Yani enerji üretimi için yapılan sermaye yatırımlarını (makine, teçhizat vs.) çalıştıracak olan yine insanlardır. Bu durumda tekstil sektöründe çalışan iş gücünün bir kısmı enerji sektörüne geçerek tekstil üretiminin azalmasına sebep olmuştur. Burada ülkenin ihmal ettiği nokta, tekstil üretiminin azalmasını istememesi durumunda dışarıdan yalnızca sermaye değil, iş gücü de ithal etmesi gerektiğidir.

8 Aralık 2015 Salı

Enerjide Kaynak Çeşitliliğinin Önemi ve Rusya

Türkiye'nin coğrafi sebeplerle yeterli birincil enerji kaynaklarına sahip olmaması, yüksek oranda ithalatı gerektirmektedir (doğal gaz için % 99, ham petrol için % %90, Taş Kömürü için % 90). Bu ithalat bağımlılığı Türkiye için risklerin dağıtılması ve yönetilmesi sürecini ve performansını ön plana çıkarmaktadır.

Rusya, uzun yıllar boyunca Türkiye'nin önemli hidrokarbon tedarikçilerinden birisi olmuştur. Rusya ile olan enerji ticareti o kadar büyümüştür ki, 24 Kasım 2015 tarihindeki uçak düşürülmesi hadisesi sonrasında insanların ilk sorduğu soru "Rusya doğal gazı keser mi?" olmuştur. Bu soru bize Türkiye'nin enerji arz güvenliğinde kaynak ülke çeşitliliğinin yetersiz olduğunu göstermektedir.

Enerji arz güvenliğinin unsurlarından birisi, enerji kesintisi risklerini azaltmak amacıyla kaynak ülke çeşitliliğine gidilmesidir. Kaynak çeşitliliğini ve riskini ölçebileceğimiz bir araç olarak HHI (Herfindahl-Hirschman Index) kullanılabilir. Endeks 0 ile 100 (yönteme göre 0-10.000 de olabilir) arasında değer alır ve büyüdükçe çeşitliliğin azaldığını ve riskin arttığını gösterir.

NOT: HHI değeri değerlendirilirken yorumlama önem arz etmektedir. 100 üzerinden 35 düşük bir sonuç gibi görülebilir ancak doğal gazda ithalatın % 54'ünü yalnızca Rusya'dan yapıyoruz ve elde ettiğimiz doğal gaz çeşitliliği riski % 35'tir. Bu sebeple ölçeklendirme doğru yapılmalıdır. Aşağıdaki şekilde aralıklar belirlenmesi yanlış olmayacaktır:

40-100 arası       : Risk Derecesi 5
30-39 arası         : Risk Derecesi 4
20-29 arası         : Risk Derecesi 3
10-19 arası         : Risk Derecesi 2
00-09 arası         : Risk Derecesi 1

Aşağıdaki grafikte, Türkiye'nin 2014 yılında ham petrol ithal ettiği ülkelerin listesi ve ithalat içindeki payları görülüyor:
Rusya ile geçmiş yıllarda daha yüksek olan ham petrol ticareti 2014 yılında düşmüştür. Rusya 2014 yılı içinde Türkiye'nin ham petrol ithalatında % 3'lük bir paya sahiptir. HHI, Türkiye'nin ham petrol ithalatındaki kaynak ülke çeşitliliği için 0,22 çıkmaktadır. Bu endeks ne kadar düşük olursa, risk de o kadar az olacaktır. Dolayısıyla Türkiye'nin petrol ithalatındaki çeşitlilik riskinin % 22 olduğunu söyleyebiliriz (Risk derecesi 3).

Petrol konusunda alternatif çok olmasına rağmen, doğal gaz için aynı şeyler söylenemez. Doğal gaz sevkiyatı için yüksek miktarda yatırım maliyeti gerektiğinden (Mavi Akım, TANAP ve diğer doğal gaz boru hatları) hem alıcı hem satıcı için uzun vadeli kontratlar gerekmektedir. Diğer bir alternatif olan LNG ise tankerlerle taşındığından boru hatları kadar güvenilir ve süreklilik arz eden bir tedarik kaynağı olmamasının yanında nispeten daha pahalıdır.

Aynı hesaplama, Türkiye'nin doğal gaz ithalatı ile ilgili olarak da yapılabilir. Aşağıdaki grafik, Türkiye'nin 2014 yılında ithal ettiği doğal gazın kaynak ülkelerini ve ithalat içindeki paylarını göstermektedir.
Türkiye'nin doğal gaz ithalatı için HHI hesaplandığından, sonuç 0,35 çıkmaktadır. Yani Türkiye'nin doğal gaz ithalatında çeşitlilik riski % 35'tir (Risk derecesi 4). Doğal gaz için HHI değerinin ham petrolünkinden daha yüksek çıkmasının sebebi, doğal gazda Rusya'nın %55, İran'ın %18 ve Azerbaycan'ın %12 paya sahip olmalarıdır. Dolayısıyla belirli ülkelerde yoğunlaşma vardır. Son dönemde Rusya ile ortaya çıkan krizde bütün gözlerin doğal gaza çevrilmesinin sebebi de budur.

Türkiye'nin birincil enerji arzındaki önemli unsurlardan bir diğeri ise kömürdür. Türkiye'de Linyit yeterli miktarda bulunsa da Linyit'in kendisi çevrim açısından yetersiz bir kaynaktır. Bu sebeple Taş Kömürü kullanımı gerekmektedir. Taş kömürü'nde ise ham petrolde olduğu gibi % 90 dışarıya bağımlılık söz konusudur. Aşağıdaki grafikte, Türkiye'nin ithal etmiş olduğu Taş Kömürü'nün kaynak ülkelere göre dağılımı görülmektedir.

Dağılım açısından Taş Kömürü'nde de ham petrol benzeri bir durum söz konusudur. Taş Kömürü ithalatı çeşitliliğinde HHI değeri 0,22'dir (Risk derecesi 3). Yani ithalatta kaynak ülke çeşitliliği riski % 22'dir denilebilir.

Birincil enerji dışında, en önemli ikincil enerji olan elektrik konusuna da dikkat edilmesi gerekmektedir çünkü elektrik, birincil enerji kaynakları (doğal gaz, petrol, kömür) kullanılarak üretilen ve bunları belirli oranlarda ikame etme yeteneğine sahip bir enerji türüdür. Aşağıdaki grafik, Türkiye'nin 2014 yılında elektrik üretiminde kullandığı kaynakları göstermektedir:
Elektrik üretiminde de doğal gaz ithalatına benzer bir durum söz konusudur. 2014 yılında elektrik üretiminde kaynak (yakıt) çeşitliliği için HHI 0,34'tür. Yani Türkiye'nin elektrik üretiminde, yakıt çeşitliliği açısından risk % 34 denilebilir (Risk derecesi 4). Rusya'nın doğal gazda kesintiye gitmesi ihtimalinin insanları korkutmasının sebebi, doğal gazın yalnızca evlerde ısınma amaçlı değil, daha çok elektrik üreitmi için kullanılıyor olmasıdır. Bu açıdan da elektrik kapasitesinde çeşitliliğe gidilmesi, enerji arz güvenliği açısından önemlidir. Son yıllarda yenilenebilir enerji konusunda atılan adımlar, yalnızca temiz bir çevre için değil, enerji arz güvenliği açısından da somut gelişmeler sağlayacaktır.

4 Aralık 2015 Cuma

Bağımsız Kurumlar ve Ekonomik İstikrar

Kurumsallaşma kavramı, Türkiye'nin bir şekilde sınıf atlama çabasının bir temsilcisi olarak kullanılmaktadır. İster toplum, ister şirket, ister takım olsun, kitlelerden oluşan gruplarda istikrarlı bir gelişimin koşulu kurumsallaşmadır.

Türkiye'de kurumsallaşma kavramı, Türk aile şirketlerinin kabuklarını kırma çabaları ile ortaya çıktı. Danışmanlar çağrıldı ve dilleri döndüğünce kurumsallaşmayı anlattılar ancak birçok şirket kurumsallaşmanın ne olduğunu görünce doğal süreç içinde vazgeçti.

Şirketin sahibi ve yöneticisi olan patron; şirketini kurar, emek verir, büyütür, çocuklarını yetiştirir ancak tam bu noktada şirkette problemler yaşanmaya başlar ve bir süre sonra şirket küçülür ve yok olur. Türk aile şirketlerinin yaşam süresi üç nesil sürer. Çünkü şirketin kuralları, disiplini, vizyonu ve misyonu yalnızca şirketin girişindeki tabelada yazı olarak durmaktadır. Başarıyı getiren bütün bu unsurlar, şirket yöneticisinin anlayışıyla sınırlıdır. Şirket sahibi disiplinliyse şirket disiplinlidir. Şirket sahibi vizyonu ve misyonu benimsediyse diğer çalışanlar da benimsemişlerdir. Kurucudan sonra gelen çocuklar aynı özveriyi göstermiyorsa şirkette de hedeften uzaklaşmalar başlar. Kimse de şirket sahibini kovamayacağı için maalesef o şirket için yıllarca harcanan emek, zaman ve sermaye yalnızca aile için değil, ekonomi için de kayıp olur.

Özellikle Türk toplumu için kurumsallaşma kolay değildir. Kurumsallaşma, yetki devri anlamına gelmektedir. Türkiye'de hangi patron kendi kurduğu şirkette karışamayacağı bir alan olmasını ister ki?

Konuya ülke ekonomisi açısından bakarak iktidardan bağımsız ekonomik kurumların varlık sebebini açıklayabiliriz. Türkiye'deki bağımsız ekonomik kurumlar arasında ilk akla gelenler olarak BDDK, SPK, TCMB ve TMSF sıralanabilir. Bu kurumların bağımsızlıklarını da Türkiye ekonomisinin buhranlı dönemlerinden sonra kazandıklarını belirtmek gerekli (birçoğu da bu dönemlerde kuruldu).

Ekonomide bağımsız kurumların ve hükumetlerin motivasyonları bazı noktalarda farklılaşır. Bağımsız kurumlar kanunların kendilerine verdiği yetki, sorumluluk ve hedeflere göre hareket ederler. Dolayısıyla kendi doğruları vardır. Hükumetler ise bunların yanında oy kaygısı da taşırlar. Bir tarafta ekonomik kaygılar, diğer tarafta oy kaygısı.

Hükumetlerin iktidarda kalabilmek amacıyla oy potansiyelini arttıracak, oy kaybını önleyecek adımlar atması doğaldır ancak kısa, orta veya uzun vadede motivasyon gerçeklerden uzaklaşmaya sebep olabilir. Hükumetin doğruları, ekonomik doğrular ile her zaman çakışmayabilir veya orta ve uzun vadede doğrular aynıyken, kısa vadede farklı olabilir. Bu farkı, seçim dönemleri yaklaştıkça değişen ve gevşeyen ekonomi politikalarından anlayabiliriz.

Bir sistemdeki doğrular, sistem yöneticisine göre değişebilir ve bu değişim istikrarsızlık yaratır. Olumlu veya olumsuz değişim değil, istikrarsızlık. Çünkü hiçbir yönetici sonsuza kadar sistemin veya örgütün yöneticisi olmayacaktır. Her değişen yönetici ile birlikte bakış açısı değişir ancak doğrular mümkün olduğunca sabit kalmalıdır. Doğruların mümkün olduğunca sabit kalmasını sağlayacak olan yapı da, yetki ve sorumlulukların belirli oranlarda hükumet, yönetici gibi sürekli değişen yapılardan alınarak bir örgüt kültürüne ve hafızasına sahip kurumlara devredilmesini sağlayan kurumsallaşmadır.

1 Aralık 2015 Salı

Orta Gelir Tuzağı



Türkiye, 2000'li yılların başında yakaladığı hızlı büyümeyi devam ettiremedi ve kişi başına düşen milli gelirini arttıramadı. Bu sebeple de son yıllarda orta gelir tuzağı kavramından bahsedilmeye başlandı.

Dünya Bankası, her yıl gelir sınıflandırmasını açıklar ve ülkeleri çeşit gelir seviyelerinde tanımlanır. Kişi başına GSMH'nın Atlas Yöntemi ile hesapladığı değerlere göre son durum aşağıdaki gibidir:

0 < GSMH < 1.045 $ ise düşük gelirli ülke
1.045 $ < GSMH <  4.125 $ ise alt orta gelirli ülke
4.125 $ < GSMH < 12.746 $ ise üst orta gelirli ülke
GSMH > 12.746 $ ise yüksek gelirli ülke

Görüleceği üzere Türkiye mevcut durumu itibarıyla üst orta gelirli ülke kategorisindedir. Aslında Türkiye uzun yıllardır bu sınıfta durmaktadır ve orta vadede de bu şekilde devam etmesi muhtemeldir. Orta gelir tuzağından çıkabilmek için gösterge olarak dünya ortalamasının çok üzerinde bir büyüme performansı sergilenmelidir çünkü Dünya Bankası her yıl bu sınıflandırmayı değiştirmektedir. Bu sebeple 2020'li yıllarda yüksek gelirli ülke grubuna girebilmek için kişi başına düşen GSMH'nın 14.000 $ dolar olması gerekebilir (mevcut küresel ekonomik konjonktür devam ederse 14.000 $ olmaz ancak önemli olan, kritik gelir seviyelerinin de değiştiğinin akılda tutulmasıdır).

Orta gelir tuzağını ve sebeplerinin açıklaması, çıkış yollarını da içeren bir bilgi notu niteliği taşımaktadır.

Toplumlar için ilk evre, üretimin hammaddeye ve tarıma dayalı olduğu ekonomik sistemdir. üretim hammadde ve tarıma dayalı olduğundan, katma değer de düşüktür. Bu sebeple tarım sektörünün ağırlıklı olduğu ekonomilerde ortalama gelir de düşük olur.

İkinci evre, hammaddenin ve tarım ürünlerinin işlenmesi sürecinde sermayenin, bilginin ve teknolojilerin uygulanmasıyla katma değer ve ortalama gelir de artar. Bu arada emek faktörünün niteliği de hammaddeyi nihai ürüne dönüştürecek şekilde gelişmiştir. Bu evrede toplum artık sanayi ağırlıklı bir ekonomik sistem içinde yaşamaktadır.

Üçüncü evrede, insanlar işbölümü ve uzmanlaşmaya gidilmesi sebebiyle zamanlarının daha büyük bir kısmını mesleklerine ayırmaktadırlar. Bu sebeple bazı işlerin farklı kesimlere devredilmesi ihtiyacı ortaya çıkar. Bu aşamada artık insanların sosyal ihtiyaçlarının karşılanması için hizmet sektörü ortaya çıkmıştır. İnsanların eğlence, dinlenme, temizlik, yemek ve diğer ihtiyaçları kendileri değil başkaları tarafından karşılanır. Hizmet sektörü, sanayi sektörünün yeterli büyüklüğe ulaşması ile ortaya çıkar çünkü hizmet sektörünü doğuran, sanayi sektöründeki faaliyetlerin insanların zamanının büyük bir çoğunluğunu almasıdır. Bunun dışında toplumdaki ilişkilerin karmaşıklaşması da hizmet sektörünün çeşitlenmesini ve büyümesini sağlayan sebeplerden birisidir. Eğer sanayi sektörü yeterli büyüklüğe ve olgunluğa ulaşmadıysa, hizmet sektörünün büyüklüğü ve standartları da yetersiz olacaktır. Nitelikli bir hizmet sektörü, tarım ve sanayi toplumunu destekler ve gelirin yükselmesini sağlar.

Bu üç aşamayı doğru bir şekilde geçen toplumlar, yüksek gelir grubundaki ülkeler sınıfındadır. Bu ülkelerin ortak özellikleri, her bir evreyi doğru bir şekilde, sindirerek ve bütün topluma yayarak tecrübe etmiş olmalarıdır.

Bu üç sektörün ardından günümüzde yeni sektörler ortaya çıkmıştır. Bu durum Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi'ne benzetilebilir. 

Dördüncü evre, toplumun bireylerinin ve ekonomisinin bilgi ile çalışmasıdır. Aslında bu sektör hizmet sektörünün altında ele alınabilir ancak bir alt sektör olamayacak kadar önem arz etmektedir. Profesyonel yönetim hizmetleri, tasarım, mühendislik, proje, ar-ge gibi faaliyetler bilgi toplumunda büyüyen ve gelişen sektörlerdir. Bu sektörlerin gelişebilmesi için diğer üç evrenin geçilmiş olması gerekir. Sanayi yeterli değilse, sanayinin ihtiyacı olan tasarım ve ar-ge gibi ihtiyaçlar da ortaya çıkmayacaktır.

Bu sayılan evrelerde ilerledikçe çalışan insan sayısı azalırken katma değer artmaktadır. Bilgisayar ile tasarım yapan mühendisler, sermaye kullanmadan yüksek gelir elde eden sanatçılar, riske girmeden bilgilerini ve tecrübelerini satarak para kazanan danışmanlar, yaratıcılığını kullanarak fikir üreten tasarımcılar, tecrübelerini yaratıcılıkla birleştiren ar-ge çalışanları, önce kendi toplumlarının, daha sonra ise dış dünyanın ihtiyaçlarını karşılarlar. Bu da bir kişinin üretmiş olduğu gelirin yüksek olması ve dolayısıyla ülkedeki kişi başına düşen milli gelirin artması anlamına gelir.

Burada bireysel değil, toplumsal tecrübe ve kültür öne çıkmaktadır. Sanayideki bir makinenin çalışma prensibini bilmeyen birisinden, o makinenin daha iyisini yapmasını beklemek, tarımdaki ihtiyaçları bilmeyen birirsinden ihtiyaçları karşılayacak bir makine üretmesini beklemek saflıktır. Her sektör başta emek faktörü olmak üzere diğer üretim faktörlerini kendinen önceki sektörden almaktadır. Eğer bir kopukluk varsa, tarımdan anlamayan ziraat mühendisi, arabadan anlmayan tasarımcı, imkansız binalar çizen mimar, verimli çalışan sistemler üretemeyen ve geliştiremeyen mühendisler, reel sektöre destek veremeyen akademisyenlerin yetişmesi normaldir.

"Bunları biliyor muydunuz" modeli metinlerdeki bir bilgi, bu yazının özeti niteliğindedir:

"Michael Jordan'ın Nike'tan aldığı para, Malezya'da bu marka için ayakkabı üreten fabrikadaki işçilerin tamamının bir yılda kazandığı paradan çok daha fazladır"

30 Kasım 2015 Pazartesi

Hızlı Büyüme - İstikrarlı Büyüme

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu 1923 yılından itibaren farklı ekonomik büyüme modellerini denemiş ancak çeşitli sebeplerle sürdürülebilir bir başarı kaydedememiştir. Bu sebepler arasında; tercih edilen büyüme modelinin altyapısına uygun olmayan toplum, alınan kararların uygulanmaması ve küresel problemler sayılabilir.

Türkiye ekonomisi 1923 yılından 2015 yılına kadar 16 defa ekonomik küçülme yaşamıştır. Bu küçülmelerin bazıları dış faktörler sebebiyle ortaya çıkarken bazıları yalnızca iç siyasi sebeplerle gerçekleşmiştir. Aşağıdaki tablo, Türkiye'nin yaşamış olduğu 16 ekonomik krizin tarihlerini, ekonomik küçülme oranını ve genel olarak sebeplerini göstermektedir.
Görüldüğü gibi Türkiye ekonomisindeki krizlerin dördü içsel dinamikler sebebiyle yaşanmıştır (dünyada bölgesel çapta ekonomik problemler her dönem olduğu için sabit kabul edilmiştir).

Türkiye, nüfusu artan ve bu nüfusu ekonomik büyüme ile desteklemek zorunda olan bir ülkedir. Ayrıca küresel ekonomideki ağırlığını arttırmak istemesi de yüksek bir ekonomik büyüme hedeflenmesini zorunlu kılmaktadır. Bu sebeple Türkiye çeşitli dönemlerde farklı ekonomik büyüme modelleri üzerinde durmuştur ancak çeşitli sebeplerle ekonomik büyüme sürekli sekteye uğramıştır.

Yazının konusunu aşağıdaki grafik oluşturmaktadır. Grafikte, Türkiye'nin 1923-2015 yılları arasındaki TL cinsinden reel GSYH büyüklükleri görülmektedir.

Mavi Grafik: İlk olarak, mevcut durumu incelemek gerekir. Türkiye 1923 yılından 2015 yılına kadar iç ve dış dinamiklerin etkisiyle iniş çıkışlı bir büyüme grafiği izleyerek 1923 yılındaki 2.266 milyon TL'lik GSYH'dan 2015 yılı itibarıyla 129.912 milyon TL GSYH'ya ulaşmıştır. 2015 yılında kişi başına düşen GSYH bu yıl içinde 9.290 $'dır. Yıllık sabit %4,49 oranındaki bir büyüme ile bu rakama ulaşılabilirdi.

Mor Grafik: Mor grafik, Türkiye'nin yaşamış olduğu yalnızca içsel problemler sebebiyle ortaya çıkan dört ekonomik kriz olmasaydı ulaşmış olacağı GSYH seviyesini göstermektedir. Bu grafiğe göre eğer Türkiye ekonomisi iç dinamiklerinden kaynaklanan krizleri yaşamasaydı 2015 yılında 162.763 milyon TL GSYH üretmiş olacaktı. Böylece Türkiye'de kişi başına düşen GSYH 11.639 $ olacaktı. Böylece Türkiye kabullere ve tanımlara göre orta gelir tuzağından çıkmış olacaktı. Ayrıca yıllık sabit %4,75 oranındaki bir büyüme ile bu rakama ulaşılabilirdi.

Siyah Grafik: Siyah grafik, Türkiye'nin içsel veya dışsal hiçbir ekonomik küçülme yaşamadan; potansiyel büyüme oranı olarak kabul ettiğimiz %5'lik büyüme perfromansını her yıl gerçekleştirmesi durumundaki büyüme seyrini göstermektedir. Eğer Türkiye kriz yaşamadan her yıl %5 büyüme gerçekleştirmiş olsaydı, 2015 yılında GSYH'sı 201.748 milyon TL GSYH'ya sahip olacaktı. Bu da kişi başına düşen GSYH'nın 14.426 $ olacağı anlamına gelmektedir.

Kırmızı Grafik: Kırmızı grafik, Türkiye ekonomisinin hiç küçülmediği durumu göstermektedir. Bu senaryoda, küçülme yaşanan dönemlerdeki büyüme oranı negatif değil 0 olarak alınmıştır. Yani kriz dönemlerinde ekonominin büyümediği varsayılmıştır. En uzak hatta imkansız bir ihtimal olan bu senaryoda ise Türkiye'nin 2015 yılı GSYH'sı 313.247 milyon TL'dir. Bu da kişi başına düşen GSYH'nın 22.400 $ olması demektir. Yıllık sabit %6 oranındaki bir büyüme ile bu rakama ulaşılabilirdi.

Grafikte dikkat çeken unsurlardan birisi, grafiklerin birbirlerinden ayrılma noktalardır. Bu ayrılmalar bir miktar grafikteki ölçeklemeden kaynaklansa da, anlamlıdır. Kırmızı grafiği bir tarafa bırakırsak, 1980 yılı grafiklerin arasındaki mesafenin ayrıldığı tarihdir. 1980, 24 Ocak Kararları ile Türkiye ekonomisinin küresel ekonomiye entegrasyonunun tamamlandığı söylenebilir. Bu da Türkiye'nin kriz haricindeki finansal hareketlerden de yüksek oranda etkilenerek ekonomik olarak dalgalı bir performans göstermesine sebep olmuştur.

Ekonomide büyüme hızı arttıkça büyüme dinamiklerinden kaynaklanan riskler de artmaktadır (cari açık, bütçe açığı ve finansman problemleri gibi). Bu riskler de dönem dönem piyasanın dengelenmesi eğilimi sonucunda krizlere yol açmaktadır. Sonuç olarak da bir kriz yılı, içinde bulunduğu yıl da dahil olmak üzere 2 yıllık emeği ve üretimi de ortadan kaldırmaktadır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...